Ateşin Keşfi

700

Eski ef­sanelerde insanın ateşi gökten çaldığı söylenir. Ateşin “evcilleştirilmesi” yani bir kez ele geçirildikten sonra sürekli biçimde beslenerek canlı tutul­ması ilk insanlar için çok önemliydi. Kabilenin ateşini korumakla görevli ki­şi toplum içinde çok önemli ve ayrıcalıklı bir yere sahipti, zira ateşini yiti­ren bir kabile doğaya karşı savunmasız kalırdı.

Doğal olarak bunlar in­sanların henüz ateş yakmayı bilmediği ve ateşi çoğu zaman yıldırım düş­mesiyle tutuşmuş bir çalıdan alıp yaşadıkları yere özenle taşıdıktan sonra sürekli biçimde korumak zorunda oldukları çok erken dönem için söz ko­nusudur. Daha sonraları insanlar bu “mucizeyi” kendi elleriyle gerçekleş­tirmeyi de başardılar ve böylece yaşam bir ölçüde kolaylaştı.

Diğer yandan başlangıçta ateşin yakılması da oldukça güç bir işti. İlk kıvılcımı çıkarmak için insanların geliştirmiş olduğu tüm yöntemler temelde mekanik enerji­nin ısıya dönüştürülmesi ilkesine dayanıyordu. Burada kimyanın yanı sıra mineraloji de devreye girmektedir, zira ilk insanların ateş yakmakta kullan­dıkları iki tür mineralin bulunduğunu biliyoruz. Bunlardan biri ateş yakma­nın yanısıra alet yapımında da kullanılmış olan çakmaktaşıydı. Bu taş önce­leri tek başına da ateş yakmaya yarıyordu ama insanlar bir süre sonra bu­nun yanısıra metalik bir madde de kullandıkları zaman sonuca daha çabuk ve daha kolay yoldan varabildiklerini gördüler.

Çakmaktaşı ya da “ateştaşı” nı bugünkü adıyla pirit olarak tanıdığımız demir sülfürü içeren bir tür taşa sürterek istediği anda ateşe sahip olabilen ilkel insan bu nedenle ateştaşı­nı kutsallaştırmıştı. Kimya biliminin ateşle birlikte doğduğunu söyleyebili­riz. Onsekizinci yüzyılda yazılmış olan ve ateştaşları ile ateşin çeşitli kulla­nım biçimlerini konu alan Pyritologica adlı kitapta kimya sözcüğünün ateş anlamında kullanılmış olması ilgi çekicidir.

Taş Devrinde teknik amaçlarla kullanılan yöntemlere göz atacak olursak bunların o zamanki yaşam biçimi açısından neredeyse kusursuz olduğunu görürsünüz. Doğada bulunan malzeme ile yapılabilecek her şey yapılmakta ve bunların kullanımından öğrenilebilecek her şey öğrenilmek­teydi. O zamanlar insanlar güneş ve yıldızlarla fazla ilgilenmiyorlar, bunun yerine avda kullanabilecekleri çeşitli mekanik türde araç-gerecin geliştiril­mesine önem veriyorlardı.

Bu amaçla ellerindeki malzemeye kesmek, oy­mak, delmek, bağlamak ya da dikmek gibi yöntemlerle çeşitli biçimler ve­riyorlar ve bu yoldan ortaya çıkardıkları silahları sürekli daha hızlı, daha keskin, daha öldürücü kılmaya çalışıyorlardı. Bu uğraşların yanısıra yine aynı dönemde ortaya çıkan diğer bir önemli gelişme de çeşitli türlerdeki barınakların yapımının başlamış olmasıdır.

Bu dönemde insanların kendilerine bir takım kulübeler yapmaya başladık­larını düşünmemizin bir nedeni de bu kulübelerin iskeletini oluşturan ah­şap direkler için açıldığını sandığımız derin çukurların bulunmuş olması­dır.

Yine bu dönemde insanların ilk suya açılma girişimleri başlamıştı. Bu amaçla önceleri kütüklerin yanyana getirilip iplerle birbirine bağlanma­sından oluşan salların, daha sonra da kalın ağaç gövdelerinin içieri oyula­rak yapılan ilkel teknelerin kullanıldığını biliyoruz. Bir süre sonra bunların kenarlarının yükseltilmesiyle bugün bildiğimiz kayıklara daha çok benze­yen tekneler de ortaya çıkmıştır.

Önce bir tekne ve iki kürek yapmak, sonra bunu bir dümen ve yelkenle donatmak ve en sonunda da tüm bunları doğru biçim­de kullanmak için girişilen bu uğraşlardan sadece tüm incelikleriyle tekne yapımı değil, belli başlı bir bilim dalı olan denizcilik de doğmuştur. Bu iki sanatın başlangıcının ilk çağlara dayandığının bir kanıtı da ağaç kütükleri­ni oyarak yaptıkları ilkel teknelerle okyanusu aşan Polinezyalılardır.

Kaynak: J. D. Bernal- Modern Çağ Öncesi Fizik.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER