Eski Mezopotamyada Gökbilim – Astronomi

577
OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Eski Yunanca’da “Nehirler arasındaki ülke” anlamına gelen Mezopotamya sözcüğü, Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki lığlı (alüvyon) düz ovaların yer aldığı bölgeyi belirtir. Bu bölge, insanoğlunun en eski yerleşim alanlarından biridir. Elimizde kaydı bulunan en eski yerleşim merkezi Eriha’dır (Jericho). Etrafının surlarla çevrili olduğu bilinen ilk kent, bölgenin güney kısmında, Fırat yakınında Sümerler tarafından kurulmuş olan Uruk kentidir. Sümerler, bölgenin yerli halkı değildiler. Fakat kendilerini, göçebelerden ve “ev nedir bilmeyen ve buğ-day yetiştirmeyen kuzeyin dağlılarından” üstün gördüklerini daha M.Ö. 3000’de kaydetmişlerdi. Hakikaten Sümerler, eleştirdikleri kuzeyde yaşayan Sami topluluklarından çok farklıydılar. M.Ö. 3000’den önce güneydeki bataklıkları kurutmuş, araziyi sulamaya başlamış, öküzü, sığırı, eşeği, koyun ve keçiyi ehlileştirmişlerdi. Bunu yanında, tekerlekli araba kullanıyor ve kerpiçten evlerde ya- şıyorlardı. Sümerler, başlangıcı en az bin yıl öncesine dayanan bir kültürün mirasçıları gibi görünmektedir. Kil tabletlere yazabilmek için uygun özel işaretler icat ederek, yazının doğuşunu sağlayanların Sümerler olduğu bilinmektedir. Yazının icadı, bilginin ve soyut bilimin gelişmesinde ve yayılmasında son derece etkili olmuştur. En eski yazılı kayıtların, ilk Sümer medeniyetinin (M.Ö. 3000’den önce) rahipleri tarafından tutulmuş olduğu tahmin edilmektedir.

Mezopotamya’da ortaya çıkan Sümer, Akad, Elam ve Babil kültürlerini, günümüze kadar ulaşabilmiş olan çok sayıdaki çivi yazılı tabletler sayesinde öğrenmekteyiz. Tablet incelenmelerinden, Sümerlerin ve Eski Babillilerin (M.Ö. 7. ve 6. Yüzyıllardaki ’Yeni Babil’ uygarlığından ayırt etmek için bu ad verilmiştir), bugün bizim cebir olarak adlandırdığımız matematik yöntemini kullandıklarını anlıyoruz. Ticarette, arazi ölçü- münde, mimarlıkta ve inşaatta karşılaşılan meselelerin çözümü için ihtiyaç duyulan matamatiksel denklemler kelimelerle yazılmakta ve çö- zümleri, denenmiş bazı kurallara uyularak yapılmaktaydı. Babilliler, birinci, ikinci ve hatta üçüncü dereceden denklemleri çözebilmekteydi. Eski Babillilerin ve tahminen Sümerlerin incelediği diğer bir matematik dalı da geometriydi Ne yazık ki, Sümerlerin ve Babillilerin matematikteki başarıları daha sonraki dönemlerde sürdü- rülememiştir. Cebir, her ne kadar İyonyalılar (Eski Yunanlılar) tarafından kısa bir süre uygulanmış ise de, 9. Yüzyılda İslâm matematikçileri tarafından canlandırılıncaya kadar tümüyle unutulmuştur.

Uzun süre okunmadan kalmış olan, Eski Babil matematiğini tanıtan çivi yazılı tabletler, Sümer Babil gök bilimi ve Keldânîlerin katkıları hakkında da bilgi sağlamaktadır. Bu bilgiler bu toplumların, gök biliminde bilimsel gözlem yöntemini keşfettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Hatta, kozmoloji, yani evrenin doğası gibi çok kurgusal bir konuda dahi, pek de hâyale ve efsaneye dayalı olmayan bir betimleme yapmayı başarmışlardır.

Sümerlerin evreni, tanrı ve tanrıçalarla dolu olmasına rağmen, Mısır modeline göre daha maddi ve doğayı tasvir edici fiziksel özellikler taşımaktaydı. Güneş gündüzleri gökyüzünde hareket eder, geceleri ise Yer’in alt tarafına geçerdi. Ay’ın hareketi de böyleydi. Ayın evrelerine gelince; evreler ile Güneş arasında ilişki kurmuş ve bu arada, Ay ışığının Güneş ışığının yansımasından kaynaklandığını anlamışlardı. Yıldızların gökkubbeye tutturulmuş olduğunu düşünmüş, fakat di- ğer devredaş toplumlardan farklı olarak, bu düşünceyi bu evrede bı- rakmayıp geliştirmişlerdir. Mısırlılarda olduğu gibi, yıldızları takımyıldızlar hâlinde düzenlemişler ve onlara, mevsimlere göre değişik görüntüler atfetmişlerdir. Gezegenlerin hareketlerini ayrıntılı olarak incelemiş ve gezegen yörüngelerinin ekliptiğe yakın dolaştığını belirlemişlerdir.

Sümerlerin Gılgamış Destanı’nda tüm gökkubbe, her biri değerli taşlardan yapılmış üç ayrı katmandan oluşmuş olarak anlatılır. Bu üç tabaka yerin üç bölümlü yapısını yansıtmaktaydı: Tanrıların bulunduğu dağlar, insanların yaşadığı alçak ve düz araziler ile ölülerin diyarı olan toprak altı. Gökyüzünün kıymetli taşlardan oluştuğu düşüncesi daha sonra Tevrat’a ve İncil’e yansımıştır. Yağmurun gökte toplanarak depolandığı ve gökyüzünde delikler açıldığında aşağıya aktı- ğı fikri de İncil’de yer almaktadır. Bununla beraber, yağmurun bulutlardan geldiği fikrini ileri süren bir diğer görüş de vardı. Gökyüzü ile ilgili gözlemlerin yapıldığı kesindir. Yıldızların tan doğuşu ve batışları gözlenmiş, gezegenlere de büyük ilgi gösterilmişti. Gezegenler, yalnızca doğuş ve batış anlarında değil, ‘karşıt konum’da (opposition) oldukları durumlarda da gözlenmişti. Geceleri gökyüzünün en parlak cisimlerinden biri olan Jüpiter’in hareketlerine büyük ilgi gösterilmişti.

babil-astronomi-gokbilim

Kral Ammisaduga döneminde (yaklaşık M.Ö. 1921 ile 1901 arası), akşamları ve sabahları çok erken görünen parlak Venüs gezegeni de büyük ilgi çekmişti. Gözlemleri için ne tür düzenek ve aletler kullandıkları kesin olarak bilinmiyorsa da, güneş ve su saatlerinden yararlandıkları tahmin edilmektedir. Kral I. Tukulti-Ninurta döneminde (M.Ö. 1260-1232) bir gök cisminin tam güney noktasında bulunduğu anı belirlemek için bir çeşit ‘geçiş aleti’ kullandıkları zannedilmektedir. Kayan yıldızlar ve kuyruklu yıldızlar gibi gökyüzü cisimlerinin yanında, Güneş ve Ay tutulması olayları da gözlenip kaydedilmekteydi. Gözlemler genellikle bir zigguratın tepesinden yapılıyordu.

KassiteAstronomy

Güneş’in, Ay’ın, gezegenlerin ve yıldızların tanrılar tarafından, insanlığın iyiliği ve faydası için gökyüzüne yerleştirildiği düşünülmekteydi. Bu gökcisimlerinin, Tanrıların gücünü göstermek, ülkenin ve halkının geleceği ile ilgili işaretler vermek ve takvime temel sağlamak gibi görevleri olduğuna inanılıyordu. Takvim sayesinde halk, tarımı doğru bir şekilde düzenleyebilir, Baştanrı Marduk’a ve diğer tanrılara adanan dini bayramlarını da zamanında kutlayabilirdi. İlk başlarda, Sümerler de Mısırlılar gibi yılın 360 gün olduğunu düşünmüşlerdi; bu 60 tabanlı sayı sisteminin parlak bir uygulanmasıydı. Günü; gündüz için 3, gece için yine 3 olmak üzere 6 bölüme, kısacası 4 saatlik parçalara ayırmışlardı. Gündüz ve gecenin uzunlukları mevsimlere göre değiştiğinden, bu parçalar eşit süreli değildi. Gök biliminde kullanılmaya pek elverişli olmayan bu yöntemin yerine daha sonraları, toplamda 360 birimlik bir bölümlendirmeye yol açan bir yöntem kullanarak, günü birbirine eşit 12 kısma ve bu kısımları da ‘giş’ adını verdikleri bir birim cinsinden 30’ar eşit parçaya ayırdılar. 360’a bölme gökyüzüne de uygulanmış ve bu da bize, hâlen kullanmakta olduğumuz 360 derecelik daireyi vermiştir. Sümerlerin, temelde matematiğe dayanan 360 günlük yılının oluşumunda Ay takviminin de etkisi vardır. Ay takvimi, Ay’ın evrelerine bağlı olarak 30 veya 29 gün çeken ayların düzenli olarak peşpeşe sıralanmasıyla yapılmıştı. Bu takvimdeki 12 ay, toplamda 354 gün etmekteydi. Ay takvimi ile mevsimler arasında uyum sağlamak için, gerektiğinde araya fazladan bir ay eklenmekteydi. Bu eklemenin çok erken devirlerden başlayarak yapılmış olduğu tahmin edilmektedir. Zira Ur şehrinde M.Ö. 2294-2187 arasındaki dönemde, her sekiz yıllık bir dönemden sonra takvime bir ay eklenmesi gerektiği biliniyordu. Bu takvim ilk İyon ve Roma takvimlerinin oldu- ğu gibi, İbranî takviminin de temelini oluşturmuştur.

Mezopotamya gök biliminin Keldânî dönemi olarak adlandırılan son döneminde (M.Ö. 7. ve 6. Yüzyıllar), tapı- naklardaki gözlem ve bilimsel çalışmalar, Keldânî (Kaldeli) rahipleri tarafından yapılmıştır. Bu rahipler, M.Ö. 6. ve 4. Yüzyıllar arasında yer alan Pers istilaları ve Büyük İskender’in M.Ö. 332-323 yıllarındaki fetihleri sırasında ve sonrasında da gözlem ve çalışmalarına devam etmişlerdi. Keldânîler İskender sonrası dönemde, matematiksel analizi gök bilimine, çağdaşları olan İyonyalılardan oldukça farklı bir şekilde uygulamışlar ve böylece büyük bir gelişme sağlamışlardır.

Keldânîler, Eski Babillilerden zodiyakı miras almış ve özellikle Ay ve gezegenlerle ilgili bir dizi, uzun süreli gözlemler yapmışlardır. İyonyalı- ların aksine, ortaya bir gezegenler kuramı koymamış- larsa da, gezegenlerin gelecekteki hareketleri hakkında öngörüde bulunabilmek üzere, bunların geçmişteki hareketlerini gösteren ayrıntılı cetveller düzenlemiş- lerdir. Bunu, gökkubbede hareket eder gibi görünen gezegenlerin değişen hızlarını ifade etmek için aritmetik yöntemleri kullanarak başarmışlardır. Kullandıkları yöntem, hareketin zamanla değişimine dayanarak, gezegenlerin yörüngesini nasıl işaretlediklerini gösteren basit bir grafikle kolayca anlaşılabilir. Güneş’in hareketlerini öngörmek üzere yaptıkları ilk çalışmalarda, Güneş’in iki farklı hızda, kışın yaza göre daha hızlı hareket ettiği varsayımından yola çıkılmaktaydı. M.Ö. 181-49 yılları arasında, gözleme dayalı bilgilerinin artmasıyla, durumun aslında daha karmaşık olduğunu anlamışlardı. Keldânîler, matematik bilgilerini kullanarak, Güneş, Ay ve gezegenler için zigzag şeklindeki fonksiyonları matematiksel olarak çözmüşlerdir. Bu bir yenilik içeren, tümüyle bilimsel bir çalışmadır. Bu çalışma yöntemleri daha sonra sürdürülememiş, ancak çok uzun bir zaman sonra Batı Avrupa’da yeniden ortaya çıkmıştır. Gök biliminin yozlaşmış bir şekli olan astrolojiyi, bugünkü bilinen şekliyle ortaya koyanlar da yine Keldânîler olmuştur.

Kaynak : Dr. Necmi Dayday

PAYLAŞ
Önceki İçerikCanlılarda Üreme Temel Bilgiler
Sonraki İçerikAli Kuşçu Kimdir?
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER