Naacal Tabletleri – Mu Uygarlığı

1266

    Mu’da güneşle temsil edilen bir Tek Tanrı inancı vardı. Ortasında bir nokta ve onu çevreleyen güneş diski Yaradan ve Yaradılışı sembolize ediyordu. Zaten bütün dinlerin temelini bu güneş kültü oluşturur. Işık ve nur ifadeleri de güneş ışığını kasteder. Ama hangi güneş? O güneş, dünyanın çevresinde döndüğü güneş değildir. Asıl güneş çifte güneş ya da güneşin arkasındaki güneş ifadeleriyle geleneklerde yer alan Sirius’tur. Bu Sirius, Sirius A’dan ziyade Sirius B’yi ifade eder.

     Atlantis’teki güneş, ardından Mısır’daki Ra Tek Tanrı inancını sembolize eder. Mısır’da yaşamış olan firavun Akenaton, Ra inancını ortaya çıkaran varlıktı. Yan trans hâlinde yaşadığı için her an bir şey alıyor, bir şey veriyordu. Yenilikler yapıyordu. Aton dinini, yani tek güneş, Tek Tanrı, birlik inancını o ortaya koymuştur. Ancak fazla yaşamadı ve öldürüldü. Sapmış olan rahiplerin hışmına uğrayarak gerçekten siyasî amaçlar için ortadan kaldırıldı. Çünkü rahipler, meseleyi ikileme, üçleme, bir sürü panteonla dolu bir şekle dönüştürdüler. Birtakım tabiat yasalarını ve ilkeleri de ilâhlaştırdılar. Bu şekilde çok ilâhlılık ortaya çıktı ve bu da onların dejenerasyonunun (yozlaşma) doğal bir sonucuydu. Onlar da bu tarzda görevlerini yerine getirdiler ve zaman içinde o çöl tozunun içinde yok olup gittiler.

      Mısır’daki Ra Güneşi, Sirius Güneşi’ni ifade eder. Bizim dünya üzerindeki uygarlıklarımızın ve bütün inançlarımızın temeli bir Sirius Kültürü’nün yayılmasından ibarettir. Asıl kültür ve bilgelik bu Sirius kültürünün çeşitli zamanlar içinde, çeşitli beşerî topluluklara uyarlanmış olmasıdır. Her topluluğa uyum sağlayacak bir kalıba dökülmüş bir inanç şeklinde bir cümle içine sığdırılmıştır bu kültür.

Bu kültür, güneş kursu ile gösterilen bir ve tek olan Yaradan’ı anlatır. Yaratılmışlar ve merkezde bulunan tek Yaradan’dan ibaret olan bir kozmogonik anlayış. Her şey ondan kaynaklanmış ve çember etrafında dizili olanların merkeze olan yönleri gibi, her istikamet merkeze doğru gitmektedir ve merkez için mevcuttur. Merkezi çektiğiniz anda çevredeki hiçbir şey kendini muhafaza edemez, dağılır gider. Bu esas, evrenin kuruluşundaki düzeni de ifade eder. Bütün enerjetik akışların, dağılımların yasalarını da izah etmeye çalışır.

Kendini bu konuya adamış olan varlıklar peygamberlik yaparak Sirius bilgilerini zaman içinde insanlara aktarmaya çalışmışlar, aktarmışlar ve eğitmişlerdir. Öğrettikleri şey en sonunda “Yaradan’dan başka ilâh yoktur” olmuştur. Yani her şey rölâtiftir. Bunun dışında söylenecek her türlü söz bu mutlak ifadenin yanında görecelidir. Onun için tek ve bütün olan bilgi budur, insanların birleşmesi, sevgi çemberi içinde kalması, birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışma
içinde bulunması, kendi gelişimiyle birlikte başkalarının gelişmesini de bir hizmet olarak görmesi ve bunu uygulaması için gerekli olan tek şey budur. Tekrar o büyük dairenin merkezinde toparlanmaktan başka çare yoktur. Ama bizi o merkeze götürecek olan bilgiyi de bulmamız lâzım, insanlar bugün o kadar merkezin dışına savrulmuş, o kadar uzaklara gitmiş ki, o kayıp kuzuları toparlayıp tekrar o merkeze getirmek, büyük bir otorite ve bilgi işidir. Öyle bilgi verilmesi gerekir ki, insanın kendiliğinden kanatlarını takıp bu tarafa doğru uçup gelmesi gerekir. Yoksa insanları zorla bir merkeze getirmek lâfla olacak iş değildir. Hepimiz biriz ve eşitiz. Birbirimizden ayrılacak herhangi bir şeyimiz yoktur. Hepimiz aynı merkezden civarlara doğru dağılmış gurbetçiler gibi tekrar o merkezde toplanmak üzere kanat çırpan varlıklarız. Kimse kimseden daha yüksek veya daha alçak değil. Bu derece merkeziyetçi bir düşünce insanlar arasında yavaş yavaş oluşursa düşmanlıklar ortadan kalkacaktır. Sevgi sirkülasyonu başladığı anda işler birden tepetaklak olacaktır. Çok farklı bir mevsim ve iklim meydana gelecektir.” “Batık uygarlıklar incelendiğinde karşımıza çıkan çarpıcı bilgilerle tarih yeniden yazılmalıdır” diyerek görüşlerimizi destekleyen Gülfer ÜLGENTAY, “İnsanlığın Anayurdu Mu Uygarlığı” adlı makalesiyle okuyucusuna özetle şöyle ulaşır.

Bir kısım bilgilerin tekrarı olmaması için gerekli olanları sizlere sunuyorum: “Batık uygarlıkları incelediğimizde; bildiğimiz ya da bize şimdiye kadar ders kitaplarında anlatılan resmi tarihin birçok eksiklikleri hatta yanlışları olduğunu görebiliyoruz. Batık Kıta Mu’nun keşfedilmesiyle birlikte insanlığın ve dünyamızın tarihine daha farklı bir gözle bakmak zorunda kalıyoruz. Geçmişimizin ya da dünyamız üzerinde yaşamış olan uygarlıkların, bilinenden çok daha eski olduğunu ve bu uygarlıkların; gelişmişlik düzeyi, kullandığı eşyalar v.s. gibi birtakım arkeolojik bulgulardan çok daha önemli “gizlemli’ bilgilere sahip olduğunu görebilmekteyiz. Bu sebeple, Mu uygarlığının günümüzdeki tarih anlayışından daha derin bir anlayışla ele alınması gerekmektedir.  Üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları birçok uygarlığın beşiği olmuştur. Ayrıca Anadolu’nun güneydoğusundaki Mezopotamya bölgesinde kurulan Sümer, Babil, Asur gibi önemli uygarlıklarla da sürekli bir etkileşim içinde bulunmuştur. Ancak bilinen tarihin biraz daha derinlerine inip baktığımızda (özellikle Anadolu’da) bugüne kadar pek dikkate alınmamış batık uygarlıklarla Anadolu arasındaki bağlantı oldukça dikkate değerdir.
Ezoterik bilgilerimize göre Doğu ve Batı uygarlıklarının iki ana kaynağı vardır. Bunlardan biri “Atlantis” diğeri de büyük anavatan “Mu Uygarlığı”dır. Batık Mu Uygarlığı konusunda elde mevcut belgeler o kadar birikmiştir ki, bu belgelere dayanarak dünya beşer tarihinin geçmişi yeniden yazılsa, kuşkusuz pek çok şey değişecektir. Bu büyük kıtanın varlığını kanıtlayan belgelere genel olarak baktığımızda şunlara rastlarız. Hindistan, Çin, Burma, Tibet ve Kamboçya’da bulunan çeşitli yazılar, kitaplar, Naakal tabletleri, kitabeler ve efsaneler, Yukatan ve Orta Amerika’da bulunan eski Maya yazıtları, tabletler, semboller ve efsaneler;
Pasifik adalarında özellikle Tahiti, Samoa, Tonga, Cook gibi adalarda bulunan arkeolojik kalıntılar; Meksika ve Meksiko City yakınlarında bulunan taş tabletler; Kuzey Amerika’da bulunan ilkel Amerikalıların yazıları ve kitabeleri; eski Yunan filozoflarının kitapları. Bu belgelerden en önemlileri arkeologların da bilimsel belge olarak gördükleri pişmiş topraktan yapılmış tabletlerdir. Bu tabletlerdeki bilgilere göre; Mu Uygarlığı, Pasifik Okyanusu’nda var olan on binlerce yıl önce yeşermiş ve yaklaşık 12.000 yıl önce çeşitli depremler ve volkan patlamalarıyla birlikte sulara gömülmüş olan bir uygarlıktır. Atlantis kıtasıyla, Mu kıtası hemen hemen aynı dönemde batmış olmasına rağmen Atlantis daha çok tanınır. Oysa bugünkü bilimsel bulguların ışığında, Mu kıtasının Atlantis’ten çok daha yaşlı bir kıta olduğunu, üzerinde yüz binlerce yıl pek çok kültürün oluştuğunu, bu kültürlerin ana kıtadan Atlantis ve diğer bölgelere yayıldığını ve Dünya tarihinde en az Atlantis kültürü kadar önemli bir yeri olduğunu öğrenmiş bulunmaktayız. James Churchward; Mu Uygarlığinın eldeki mevcut belgeler incelendiğinde 50.000 yıldan daha önce başladığını söylemektedir. Ve bu tarihi jeolojik araştırmalar da doğrulamaktadır. Hintlilerin Ramayana Destaninda, Maya Kutsal metinlerinde ve Mısır’ın Ölüler Kitabı’nda kısmen ya da açıkça Mu Uygarlığindan söz edilmektedir. Fakat Mu Uygarlığı’nı dini ve mitolojik kimliğinden sıyırıp, konuyu bilimsel bir temele oturtan ilk kişi J.Churchward’dır. Hindistan’da görevli bulunduğu sırada bir tapınağa konuk olan J.Churchward batık Mu Uygarlığı hakkında ilk bilgilerini bu tapınaktaki arşivlerden edinir. Naga-Maya dili denilen, çeşitli şekillerden, sembollerden oluşan çok eski ven ölü bir dilde yazılmış olan bu tabletler Mu kutsal metinlerinden kopya edilmiştir. Naga-Maya dili Hindistan’daki arkaik Sanskritçe olarak bilinen en ilkel Hint dilinden daha eskidir. J.Churchward Naga-Maya dilini bilen başrahipten bu ölü dili 2 yıllık bir çalışma sonunda öğrenir. Ve rahibin de yardımıyla bu tabletlerde yazılanları çözer. Burada yazılanlara göre, bu yazılar 15.000 yıl önce yazılmış olup Hindistan’a Mu’nun bilim rahipleri dedikleri “Naakaller” tarafından getirilmiş tabletlerdir. J.Churchward bundan sonra Güney Pasifik adalarına Orta Asya’ya, Mısır’a, Sibirya’ya, Birmanya’ya, Avustralya ya. Orta Amerika gibi daha birçok yerlere giderek Mu nun varlığına ilişkin pek çok kanıt elde eder. J.Churchward’dan başka Amerikalı bir Jeolog-Arkeolog olan William Niven de 1921-1923 yıllan arasında yaptığı Meksika kazıları sırasında bulduğu 2600’ii aşkın tablette Mu Uygarlığının varlığına ilişkin geçerli kanıtlar elde etmiştir. Tabletleri inceleyen Carneige Enstitüsü uzmanları bunların gerçek tabletler olduğunu ve şimdiye dek bilinen hiçbir uygarlığa ait olmadıklarını açıklamıştır. Niven’in araştırmalarını duyan Churchward Meksika’ya gelerek bu tabletleri inceler ve bunların Hindistan’da gördüğü tabletlerdeki Naga-Maya diline çok benzeyen bir dilde yazılmış olduğunu görür.

Bu tabletler bugün Meksika Müzesi’nde bulunmaktadır ve 12.000 yıl önce yazıldığı düşünülmektedir.” •
Bilim Araştırma Grubu’nun çıkarmış olduğu serinin 10. Kitabı olan Mu: Tarih Öncesi Evrensel Uygarlık’ın 29.ve 20. Sayfalarında yer alan Niven ve Churchvvard’m bulduğu tabletlerdışında Mu’ya ilişkin diğer bilimsel belgeler ise şunlardır:
– Yukatan’da hazırlanmış eski bir Maya kitabı olan “Troano El Yazması”. Bugün British Museum’da bulunmaktadır.
– Troano El Yazmasıyla aynı yaşta olan bir başka Maya kitabı “Cortesianus Kodeksi”dir. Bugün Madrid Ulusal Müze’de bulunmaktadır.
– Paul Schlieman tarafından Tibet’te bir Budist tapınağında bulunan “Lhasan Belgesi.”
– Yukatan’da Mu kıtası anısına inşa edilmiş Uxmal Tapmağı’ndaki yazıtlar yaklaşık 12.000 yıllıktır. Bu tapınakta “Geldiğimiz yer olan Batı ülkelerinin anısını korumak için inşa edilmiştir” diyen kabartma yazılar bulunmaktadır.

– Meksiko şehrinin 60 mil güneybatısında yer alan “Xochicalo Piramidi Yazıtları”. Bu piramit üzerindeki kabartmayazılara göre “Batı ülkelerinin yıkımının anısına”
inşa edilmiştir.
– Dr. Niven’in Alaska’da bulduğu Mu kıtası sembolleriyle işlenmiş bir totempol.
– Platon’un “Timeus ve Critias” adlı eserinde batık kıtayadair şu sözler geçer: “Mu ülkesinde 10 halk vardı.”
Tüm bu belgelere dayanarak, özellikle Churchward’ın bulduğu tabletlerdeki yazılar ayrıntılı olarak “Dünya ve insanın yaratılışını ve insanın ilk zuhur ettiği yerin Mu olduğunu” ifade ediyorlardı. Bu tabletlerdeki yaratılış öyküsü kutsal kitaplardaki yaratılış öyküsüne çok benzer bir şekilde anlatılmıştı.
Ayrıca; kayıp kıtanın Pasifik Okyanusu’nda, Amerika ve Asya kıtaları arasında bulunduğunu, Kuzey Hawaii’den Fiji ve Paskalya adalarına kadar uzandığını, doğusu ile batısı arasında 9.500 km, kuzeyi ile güneyi arasında yaklaşık 4.500 km’lik bir mesafe olduğunu anlatıyordu. Kıta deniz ve boğazlarla birbirinden ayrılan 3 anakara parçasından oluşuyordu.Pasifik Okyanusu’na tek tek ya da gruplar halinde dağılmış kayalık adaların tümü, bir zamanlar Mu kıtasının birer parçasıydılar. Bu kıta üzerinde yaşayanlar yeryüzünü kolonize etmişlerdi. Mu kıtası bundan 12.000 yıl önce korkunç yer sarsıntılarından sonra, su ve ateş girdapları içinde
kaybolup sulara karışmıştı ve beraberinde 83.000 yıllık bir uygarlığı da götürmüştür’
Mısırlı rahip-tarihçi Manetho’ya ait bir papirüs, Atlantis Bilgeleri’nin idaresindeki 13.900 yıllık bir döneme şöyle bakın Bu papirüs, Mısır tarihinin başlangıcına denk gelen, yaklaşık 16.000 yıl önceki bir dönemi, Atlantis Uygarlığının zirvesi olarak kaydediyor. Papirüste sözü edilen Bilgeler, Atlantis krallarıydı. 13.900 sene hüküm sürdüler. Atlantis 11.500 yıl önce yok oldu. O halde 25.400 yıl önce Atlantis bir krallıktı. Semboller, haritalar, fotoğraflar ve açıklamalarıyla ‘Batık Kıta Mu’nun Çocukları’ adlı kitap, kayıp bir uygarlığın izlerini günümüz
dünyasında sürüyor. Yaklaşık 12.000 yıl önce battığı varsayılan Mu Uygarlığı’nın izlerini süren ve bu uğurda hemen bütün dünyayı dolaşan James Churchward’ın ortaya koyduğu belgeler, karanlık tarihe ışık tutmakla kalmıyor, aynı zamanda başka coğrafyalarda yaşamış başka kültürlerin Hint, Peru, Maya, İnka, Mısır ve daha pek çok uygarlığın ortak motiflerinin kaynağını işaret ediyor.
Mu Uygarlığı’nın ne zaman başladığı ve gerçek tarihi henüz yeterince kanıt toplanamadığı için bilinemiyor. Naacal Tabletleri ve Meksika’da bulunan diğer tabletler de bu konuda yeterince
aydınlatıcı olamadı. Ancak tabletler, Mu’nun kolonileşme ve uygarlığının temelini oluşturan öğretiyi yayma aşamasına 70 bin yıl önce geçtiğini işaret ediyorlar.

15 bin yaşında oldukları belirlenen Naacal Tabletleri, evrenin başlangıcı ve ortaya çıkışı konusunda ayrıntılı öngörüler kapsamakta. Bu tabletlerin kozmogonisine göre, evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan, bir kaosun hakim olduğu uzay var oldu. Zamanla kaos, yerini giderek düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar bir araya geldi. Bu gazlar, güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. Katılaşma sırasında önce hava, sonra su oluştu. Sular dünyayı kapladı. Güneş ışıkları havayı ve suyu ısıttı. Bu ışıklar ve toprak altındaki ateş, üzerinde su bulunan toprakları yükseltti ve bunlar açık toprak oldu. Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını RNA-DNA’yı oluşturdu. İlk hayat sudan çıktı ve tüm yeryüzüne yayıldı. Mu kozmogonisi ilginç bir şekilde günümüzde geçerli evren ve yaşamın oluşumu teorilerine çok benziyor. Bu denli benzerlik tesadüf olabilir mi sorularının cevaplarını inanıyoruz ki günü gelince tarih ve arkeolojik bulgular bizlere anlatacaktır. Mahabharata Efsanesi ve Sodom ve Gomore’nin yok oluşu, Aztek-İnka-Maya efsaneleri gibi diğer dinsel motifli ya da ezoterik kökenli bilgiler, Atlantis ve Mu kıtalarının batışı teorilerini destekler niteliktedir.
GÜNÜMÜZE GELİNCEYE KADAR GEZEGENİMİZDE O KADAR ÇOK YOK OLUŞ VE YENİDEN YAPILANIŞ PROGRAMI YAŞANMIŞTIR. MU UYGARLIĞI DA BUNLARDAN BİRİSİDİR.
Mu Uygarlığı bir imparatorluktu ve imparatorların unvanı, güneşin oğlu da denilen “Ra Mu” idi. Mu İmparatorluğu’nun bir diğer adı da Güneş İmparatorluğuydu. Mu dilinde “Ra” kelimesi, güneş anlamına geliyordu. Mu’nun kolonisi olan Mısır’da da güneş tanrıya “Ra” adı verilmiştir.
Ayrıca, kökleri Mu uygarlığına kadar uzandığı sanılan Japonya’da da imparatorun unvanı “Güneşin Oğlu” dur. Bunun yansıra eski Maya ve İnka uygarlıklarında da krallar aynı unvanı kullanmışlardır İmparatorun altında, hem bilim adamı hem de rahip olan * Naacaller” bulunuyordu ve bunlar yönetici sınıfı teşkil ediyordu. “Kutsal Sırlar Kardeşliği”nin üyesi olan Naacaller ‘in tüm dünyaya yaymış oldukları “Mu Dini” belki de insanlığın tanıdığı ilk tek Tanrılı dindi. Naacaller bu dini, sıradan insanlara, anavatan ve koloniler halklarına anlatırken, anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyorlardı.
Bu sembollerin ezoterik anlamlarını sadece inisiye edilmiş kardeşler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi. Naacaller ‘in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Naacal öğretisi, evrenin ortaya çıkışında en önemli görevin Tanrinın geometrik ve mimarlık vasıflarına uygun bir açılımla ortaya çıktığını öngörmekteydi. Mu dinine göre, Tanrı, kutsallığı nedeniyle, doğrudan ağza alınamazdı. Bir sembol vasıtasıyla ifade edilmezse, sıradan insanlar tarafından idrak edilemezdi. Sembol, var ediciye duyulan saygı nedeniyle kullanılmalı, adı sık sık gerekli gereksiz anılmamalıydı. İşte bu yüce varlığın sembolü, Güneş yani “Ra” idi. Tanrının güneş olduğu iddiasındaki tüm saptırılmış iddiaların ve güneş kültü diye nitelendirilen inanışların kökeninde yatan olgu budur. Bu noktada çıkışı itibariyle saf ve doğru olein bilgi, dejenere olmaya ve sapkınlaşmaya başlar.
Doğal olarak da daha iyi anlaşılması için konan sembollerin yaratıcı güçle karıştırıldığı noktada bilginin yozlaşmaması mümkün değildir. Naacal öğretisinde, güneş, doğrudan Tanrı değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasm daki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlarının kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok tanrılı dinlerin doğmasına neden oldu. Semboller vasıtasıyla tek Tannya tapınmayı öğreten dinin büyük rahibi, dolayısıyla kutsal kardeşlik örgütünün de başı, Ra Mu’nun kendisiydi. Ancak imparatorun hiçbir Tanrısal kişiliği yoktu ve sadece konumu nedeniyle, sembolik olarak “Güneşin Oğlu” unvanını taşıyordu. Naacal kardeşlerinin, öğretilerini yay-dıklan ve yeni üyeleri inisiye ettikleri ma betler, kıtanın her yerine ve kolonilere da ğılmış vaziyetteydi. Dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara “şeffaf mabetler” deniliyordu.
Güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. Bu da bir tür semboldü ve ezoterik anlamı, Tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. Günümüz Masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve Mason mabetlerinin tavanları, sanki üstü açıkmış gibi, gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir. Sembollerin kullanımı ve uygulaması konusunda da elbette ki her grup kendi sorumluluğunu taşır. Bilgi köken itibariyle tektir ama uygulama insan nedeniyle çok çeşitlidir. Bilgiyi olumlu ya da olumsuz yönde kullanmak ise burada yaşayan bizlerin sorumluluğundadır.

Kaynak : Türklerin Kozmik Kökenleri – Burhan Yılmaz

PAYLAŞ
Önceki İçerikGladyatör Dövüşlerinin Kökeni ve Gelişimi
Sonraki İçerikGamalı Haç-Svastika-Oz Tamgası
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

1 YORUM

CEVAP VER