Okçuluk

483

Yeni Çağa Kadar Türk Okçuluğu :

Asya’da ok ve yayla ilgili en eski buluntular Kuzey-Doğuda ve Sibirya’da ele geçmiştir. Bunlar okçuluk tarihinde önemli bir evrime işaret etmektedirler. Avrupa ve Kuzey Afrika’da prehistorik dönemden beri kullanılan yaylar, tek parça ağaçtan yapılıyordu. Oysa Asya yaylarında kompozit bir yapı ile karşılaşmaktayız. Ağaç yayın iskeletini teşkil etmekte, kolların iç ve dış yüzleri boynuz ve sinir gibi organik maddelerle kaplanmaktadır. Böylelikle yayların, dolayısıyla okların boyları kısalabilmekte, daha uzağa atış sağlandığı gibi, at sırtında da daha rahatlıkla kullanılabilmektedir.

Basit yaylar, ağacın cinsi ne olursa olsun, kısa bir süre sonra kurur, esnekliğini yitirerek işe yaramaz olurlar. Oysa kompozit yay çok daha uzun ömürlüdür: üstün kaliteli ve bakımlı bir Türk yayı ikiyüz yıl kullanılabiliyordu. Ayrıca, yayın gücü ve esnekliği, boynuzla sinir oranını değiştirerek istenildiği gibi ayarlanabilmekteydi. Bu üstünlükler ok ve yayın Asya kavimlerinin Yüzyıllar boyunca ellerinden düşürmedikleri bir silah olarak kalmasını sağlamıştır.

Eski Çin kaynaklarında, Kuzey komşularının okçuluktaki başarıları ve “katınç” (kompozit) dedikleri yaylarının üstünlüğü sık sık anılmaktadır. Nitekim, Çinlilerin at kültürünü ve bu arada kompozit yayı Kuzey komşularından aldıklarını biliyoruz.

İlk kompozit yayların yapıları hakkında yeterli bilgilere sahip değiliz. Altaylılarda, Aşağı-Volga’da, Narın, Kuray, Tula, Orhon ve Pencikent bölgelerinde kemik (boynuz) kaplı yay parçalarına ve yayların kabza ile kol uçlarına ait buluntulara rastlanmaktadır.

Tarihte, geniş topraklara sahip ilk önemli okçu millet İskitlerdir. Başarılarını, sınırsız bozkırda at koştururken, her yöne isabetli ok atabilen süvarilerine borçludurlar. Savaş taktikleri ilgi çekicidir. Bu taktik, güçlü düşman birlikleri ile karşılaşınca, göğüs göğüse savaşa yanaşmamak, ustalıklı bir çekilme ile düşmanın kendilerini takibine yol açmak ve onları bu sonsuz takipte hırpalayıp eritmek esasına dayanıyordu. Çekilme sırasında özellikle arkaya doğru etkili atışlar yapmakta ustaydılar. Grek vazo resimlerinde, İskit okçuları çok işlenmiş bir konudur; bu arada M.Ö.5. yüzyıla ait bir Kilikya sikkesinde, yayına kiriş takan ve okun endamını inceleyen, uzun saçlarından ve sol göğüslerinden Amazon olduğu anlaşılan iki figür resmedilmiştir.

İskit yayı taşıyan bu kadın savaşçılar, mükemmel birer okçu olarak büyük ün yapmışlardı; at sırtında arkaya ok atabilmek için sağ göğüslerini dağlattıkları söylenir. Kul Oba’da bulunan, M.Ö. 4.-3. Yüzyıla ait bir plaka üzerindeki, yayına kiriş takan İskit okçusu tasvirinden, onların da Türkler gibi yanlarında yedek yay taşıdıklarını öğreniyoruz.

Sakalar, İskitler ve öteki Asya kavimleri ile temasa gelen Medler ve Persler, okçuluğu kısa zamanda benimsediler. Tarım Havzası’ndan Hazar Denizi’nin güney-doğusuna gelip yerleşen Partlar, İran ve Suriye’yi ele geçirmişler ve birlikte getirdikleri doğu okçuluğunu bu bölgelere yaymışlardır. Yakın Doğu’da ok ve yayı geniş ölçüde kullanan ilk devlet ise, Asurlular olsa gerektir.

Sasaniler de doğu okçuluğunu iyi biliyorlardı. Sasani gümüş tabaklarındaki süvari tasvirlerinden, kompozit yay kullandıkları ve at üzerinden her yana ok atabildikleri anlaşılıyor. Yayların kabza kısmı içeri doğru girinti yapmakta, bu bakımdan İskit yaylarını andırmaktadır. Yay başlarının dışa kıvrık oluşu ise Doğü-Türkistan etkisine işaret etmektedir.

Kompozit Asya yayı, Batı dünyasına ilk defa Augustus zamanında (M.Ö. 63 – M. S. 14) girmiştir. Bunu, Ren ve Tuna kıyılarındaki Roma garnizonlarına ait buluntular gösteriyor. Doğudan gelen ücretli askerler bu yayı Partlardan almış olmalılar. Cermen kavimlerinde kompozit yay hiçbir zaman benimsenmemişti. Bu yay daha sonra Hunlarla ve Avarlarla Orta-Avrupa’ya kadar taşındığı halde yine layık olduğu ilgiyi görmemiştir.

Hunlardan ve Göktürklerden beri Altaylarda ve Çin-Türkistanı’nın geniş bozkırlarında dağınık kümeler halinde yaşayan Türk boyları Doğu okçuluğunun en başarılı uygulayıcısı olmuşlardır. Çin-Türkistanı’nda, Kumtura’da, Kızıl’da, Bezeklik’de bulunan fresklerde okçu tasvirlerine rastlarız. Yaylarının kabzaları düz, başlan uzun, düz ve keskin biçimde dışa kıvrıktır. Doğu Asya menşeli bu tip kompozit yay, Batıya doğru yayılıp Sasanilere geçmişti.

Daha sonra, Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Türkleri ile Moğollar, Tatarlar ve Osmanlılar da, aynı tipi geliştirerek, başarıyla kullanmışlardır. Kompozit yay, 16. yüzyılda, Osmanlı ordularıyla bir kere daha Avrupa ortalarına kadar taşınmıştır. Araplar kompozit yaylarla ilk defa 633-642’de Sasanilerle yaptıkları savaşlarda tanışmış olmalıdırlar. Ne zaman benimsediklerini bilmiyorsak da, Halife Osman zamanında (644-656) Horasan Türkleri ile giriştikleri on yılı aşkın savaşlarda bu yayın üstünlüğünü kesin olarak anladıklarını, hatta kullandıklarını tahmin ediyoruz. Nitekim, Emeviler devrine ait, Kasr el-Hayr el-Garbi’de (Suriye) bulunan bir freskteki okçu süvari tasviri bu yolda ipuçları vermektedir.

Ok ve yay, Türklerde hakimiyet sembolü idi. Çetirlerinde ve sikkelerinde bu sembolü kullanmaları, okçuluğa tanıdıkları öneme işaret eder. Göktürklerde ok, “tabi’lik” ve esareti, yay ise “metbu’luk” ve üstünlüğü gösterirdi. Kağanın, idaresindeki boylara ok göndermesi, kuvvetlerini toplayıp kendisine yardıma gelmeleri anlamını taşıyordu. Bu töre ve semboller, daha sonra Selçuklularda da devam eder. Büyük Selçuklular 1040’da Dandanakan zaferini kazanınca, komşu ülkelere gönderdikleri fetihnamelerin başında eski Türk hakimiyet sembolü olan ok ve yay işaretleri bulunuyordu.

El-Cahiz (766-869), geçen Arapların 100-150 yıldan beri tanıdıkları Türkleri şöyle anlatıyor:

” Türk, vahşi hayvana, kuşa, havadaki hedefe, insana, çömeltilmiş veya yere konmuş hayvandan hedeflere, avının üstüne pike yapan kuşlara ok atar. O, hayvanını hızlı sürdüğü halde, öne arkaya, sağa ve sola, yukarıya ve aşağıya ok atar. Harici yayına bir ok koymadan, Türk on tane ok atar. Dağdan inerken veya bir vadinin içine girerken atını Haricinin düz yerde sürdüğünden daha hızlı sürer.
Düşmanla karşılaşınca, başlangıçta geri çekilirler. Bununla beraber çok defa geri dönerler. Fakat bu, askeri tehlikeye maruz bıraktıktan, düşmanı hücuma tama ettirdikten sonra vuku bulur. Türk geri döndüğü takdirde öldürücü bir zehir, insanın işini bitiren bir ölümdür. Zira arkasındaki insana önündeki insan gibi okunu isabet ettirir”.

Bu arada, tarihin en savaşçı uluslarından biri olarak bilinen ve ordu güçleri özellikle ok ve yayla donatılmış süvari birliklerinden oluşan ve Orta-Asya bozkır kavimlerinin taktiği ile vuruşan Moğolları anmak gerekiyor. Türklerin Orta-Asya’da iken yaşadıkları hayat tarzları ile Moğollarınki birbirine çok benzer. Bazı bölgelerde Türk ve Moğol toplulukları öylesine iç içe yaşıyordu ki, tarihçiler bunların hangisinin Türk, hangisinin Moğol olduğunu tesbitte güçlük çekmek tedirler. Moğollar da Türkler gibi, göçebe asıllı, akıncı ruhlu, step insanıdırlar.

Rubruk, Moğol askerlerinin savaşta kılıç ve mızrak kullandıklarını, fakat bunların ok ve yay kullananlara nisbette azınlıkta kaldıklarını kaydetmektedir. Her okçunun kendi okunu kendisinin yaptığını, bunu çocuklukta öğrendiğini ve bu amaçla yanında daima bir ok bıçağı taşıdığını bilmekteyiz. Moğol savaşçının okçuluğu bilmesi şarttı; gerçek muharip sınıfına girebilmesi için, okluk (ok çantası) taşımak hakkını kazanması gerekirdi. En değerli hediye ok ve yaydı.

Minyatürlerde, Moğolların hemen her çeşit savaşta ok ve yay kullandıktan görülmektedir. Geri çekilirken, yaylarını doldurup hazırlarlar, sonra birden atlarını harmanlayıp (ters-geri edip) hep birden düşmana ok yağdırırlardı. Bu büyük ustalık isteyen bir iştir. Kullandıkları yaylar Doğu-Türkistan menşelidir. Bir başka savaş taktiği de, yedeklerinde getirdikleri boş atları hücum sırasında ürküterek düşman saflarına sürmek ve bu şaşkınlıktan yararlanıp ok yağdırmaktı. En çok, atların besili olduğu yaz ve güz mevsimlerinde savaşmayı tercih ederlerdi.

Uç-beyliklerinin askeri gücünü “Alp” ya da “Gazi” denilen akıncılar teşkil ediyordu. Bunlarda aranan dokuz şarttan ikisi, iyi bir ata ve iyi bir yaya sahip olmak idi. İyi ata binmek, at üstünde isabetli ok atışları yapmak gibi, Asya’dan getirdikleri eski gelenekleri muhafaza etmekteydiler. Feridun Bey Münşeatı’nda: “688 (1289) yılında Konya Selçuk Sultanından Osman Bey’e, Karaca Balaban Çavuş eliyle, ellişer okluk tirkeşleriyle birlikte 2000 adet yay gönderildiği” kayıtlıdır.

Türkmen boylarının etnolojisi hakkında değerli bir kaynak olan Dede Korkut Kitabı’nda; Türkmen gençlerininboş vakitlerini ok atışmakla geçirdikleri, kuvvetlilik iddiasındaki yiğitlerin ok yarıştırmak yolunu seçtikleri, evlenen bir yiğitin bir ok atıp, okun düştüğü yere gerdek çadırını kurduğu ve düğün eğlentileri sırasında damat ile arkadaşlarının ok atıştıkları anılıyor. Eskiye uzanan bu adetlerin, Osmanlıların ilk dönemlerinde de devam ettiğini sanıyoruz. Daha önce, Orta Asya kavimlerinde ve Moğollarda pek yaygın olan askeri manevra niteliğindeki av partilerinin Osmanlılarca da tertiplendiğini bilmekteyiz.

Yeni Çağda Türk Okçuluğu:

İstanbul’un fethinden sonra, başkentte ve İmparatorluğun belli başlı illerinde Türk okçuluğunun yeni bir boyut kazandığını görüyoruz. Fetihten sonra, yeni bir örgüt olarak ortaya çıkan spor okçuluğu da, başlangıçta askerlikle yakın bir ilişki içindeydi: Ünlü okçuların pek çoğu Yeniçeri Ocağı’na mensuptu ve seferlere katılırlardı. Bunlara ok ve yay yapan sivil esnaf da, “orducu esnafı” olarak, bu seferlere katılmakla ve ordu atölyelerinin yetersiz kalan imalatını desteklemekle görevli idiler.

Osmanlı toplumu belirli ve birbirinden kesin olarak ayrılmış sınıflardan ve bu sınıflara bağlı kurumlardan meydana geliyordu. İlmiye sınıfı, asker sınıfından, esnaf ve tüccar sınıfı öncekilerden farklı yetki ve sorumluluğa sahipti. Şenlik ve sefer alaylarında bu ayrıma titizlikle uyulduğu görülür. Bunlara ait kurumlardan sadece o sınıfa giren kişiler yararlanabilirdi.Yalnız bir kurum bu kuralın dışında kalmaktadır: Okçuluk. Değişik sınıftan kişiler hiç bir ayrıcalık gözetilmeden, eşit şartlarla bu kurumda bir araya gelebiliyordu.

1- Savaş Okçuluğu :

Türk okçuluğu, savaş okçuluğu olarak 17.yüzyılın ortalarına kadar devam eder. Bir silah olarak ok ve yayın Osmanlı ordusundan kesinlikle ne zaman kaldırıldığını bilmiyoruz. Anlaşıldığına göre, tüfeğin uzak mesafe silahı olarak orduda tek başına yer alışı birdenbire olmamış, daha bir süre ok ve yayla birlikte kullanılmıştır.

1572 tarihli bir belgede, donanmadaki silah ihtiyacını karşılamak üzere, 400 tüfek ve 30 sandık kurşun yanında 500 yay ve 30 sandık ok hazırlanması yolunda Divan kararı alındığı görülüyor. 1585 yılında Bursa kadısına gönderilen bir hükümde ise, Erzurum’a sefere çıkacak ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için yaycı ustalar istenmektedir.

Kanuni devrinde (1520-1566) tüfeğin ordu bünyesindeki yerini, Busbecq mektuplarında şöyle anlatmaktadır: “Padişahın da katıldığı bir İran seferinde, tüfeği henüz tanımayan düşmana etkili olur düşüncesi ile, tüfekle silahlandırılmış 200 kişilik bir süvari müfrezesi teşkil olundu. Fakat askerler bu silahtan hiç hoşlanmıyorlardı. Bir süre yol alındıktan sonra tüfeklerin orasının burasının kırıldığı ve düşüp kaybolduğu görüldü. Bunları tamir edecek pek az adam vardı. Sonunda Rüstem Paşa’ya bu işe yaramaz tüfekleri gösterip, alıştıkları ok ve yaya dönülmesini rica ettiler. Paşa durumu inceledi ve isteklerini kabul etti.”

Busbecq durumu gözden geçirip bazı sonuçlara varıyor: “Askerler bu silahı ağırlığı ve pisliği yüzünden sevmiyordu. Tüfeğin patlaması onları ürkütüyordu. Her şeyden önemlisi de, atış çok yavaş yapılabiliyordu. Busbecq’in bu tesbitleri, o devir tüfekleri üzerindeki incelemelerimize uymaktadır. Fitilli tüfeklerin ağırlığı ortalama 4-5 kg.dır; halbuki bir savaş yayının ağırlığı 500 gramı geçmez. Tüfek ağırlığı yüzünden atıcının hareket kabiliyetini kısıtlar ve onu kısa zamanda yorar. Pisliğine gelince, bu barutun taşınma güçlüğünden doğmaktadır. Tüfeği doldururken ve atış yaparken küçük bir sarsıntı ile barut dökülür, her tarafa saçılır. Namlu paslanmasın diye sürülen yağ da değdiği yeri kirletir. Tüfeğin atışta çıkardığı gürültünün ve geri tepme ile doğan sarsıntının da asker üzerinde ürküntü yaratması tabiidir.

17.Yüzyılın sonunda ok ve yay artık ordudan kalkmıştı. 17. Yüzyıl sonunda teknik gelişmeler, ateşli silahların da daha hafif ve kullanışlı hale gelmesini sağlamış, savaş teknik ve taktikleri de buna göre düzenlenmişti. Osmanlı ordusunda da aynı yönde bir İslahat yapmak gerekmiş, ateşli silahlar ön plana alınmıştı. Ordu bünyesindeki hafif süvari okçu müfrezeleri artık başka amaçlarla görevlendirilmişti. Düşmanın arkadan ve yanlardan girişebileceği kuşatmalara karşı yancı ve ardcı olarak kullanılıyordu. Yürüyüşte, ileri çıkartılan keşif ve öncü birlikleri de süvari okçulardan meydana geliyordu.

Ordudaki atlı ve yaya okçular, Et Meydanı’ndaki Yeniçeri Kışlaları civarında talim görürlerdi. Onlara Ağa Bölüklerinden 54. Bölüğün komutanı olan Talimhaneci-başı nezaret ederdi. 1608 tarihli bir belgeden, burada yeniçeriler için özel bir Okmeydanı bulunduğunu, bilmeyenlere okçuluk öğretildiğini, bilenlere ise her sabah talim yaptırıldığını öğreniyoruz. Ayrıca yeniçerilerin Okmeydanı’na ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde bulunan ücretli talimhanelere devam ettikleri de biliniyor. Okmeydanı ile ilgili kayıtlarda pek çok silahdar, solak ve sipahi adına rastlıyoruz.

Ordu için gerekli olan ok ve yay, esas itibariyle resmi imalathanelerde üretiliyor, yetmediği takdirde piyasadan temin ediliyordu. Resmi imalathanelerden en önemlisi, Süleymaniye semtindeki Ağa Kapısı’nda bulunan Ağa Karhanesi idi. Burada 45 çeşit erbab-ı hiref, bu arada okçu ve yaycılar, ayrı bölükler halinde çalışarak ordu ve sarayın ihtiyacını karşılarlardı. Bu sanatkar cemaatlerine, gerektiği zaman piyasadan devamlı veya geçici olarak çalışmak üzere sanatkar alındığı da olurdu. Ağa Karhanesi’nde görevli sanatkarların adlarını, sayılarını ve çalışma sürelerini, üç ayda bir aldıkları ücretle ilgili Ehl-i Hiref Defterleri’nden öğreniyoruz.

Ücretlerinin saraydan karşılanması, araştırıcıları, bunların sadece saray ihtiyaçları için çalıştığı kanaatine vardırmıştır. Oysa bunların esas görevi ordunun ihtiyacını karşılamaktı; bu arada sarayın ihtiyacını da karşılarlardı. Orduya her çeşit silah ile ok ve yay temin eden resmi kuramlardan biri de Çebeci Ocağı İmalathanesi’dir. Burada silah imalinden çok, silah onarımı ve mübayaası ile meşgul olunduğunu görüyoruz.

2- Av Okçuluğu :

Yeniçağ’da Osmanlılarda av okçuluğu devam etmiştir. Fakat savaş tatbikatlarını andıran büyük av partilerinin 15.yüzyıl ortalarında bırakıldığı, daha çok şahsi bir spor ve merak olarak sürdürüldüğü anlaşılmaktadır. 16.Yüzyıldan beriye av okçuluğu padişahların ve saray mensuplarının meşgul olduğu bir spordur. Sultan I. Ahmed’e (1603-1617) sunulan bir kitapta avcılık, sultanlara layık soylu bir merak diye anılmaktadır.

Avlanmak için gerek İstanbul civarında, gerekse Trakya’nın çeşitli yerlerinde av bölgeleri ayrılmıştı. Padişahlara tahsis olunan av yerlerine Saydgah-ı Selatin deniyordu. Halkın buralarda avlanması yasaktı. 1567 yılına ait bir fermanda, Hasköy yolunun sağ yanı ile Arnavutköy bağlan korusu Padişaha ait olduğundan avlanılmaması, 1579 yılına ait bir diğerinde de Halkalı Sarayı bahçesinde halkın av yapmaması emredilmektedir.

Avlarda ok ve yay kullanılsa da, eski önemini kaybetmişti. Sürek avları ve sürgünler daha çok av kuşları, av köpekleri ve tuzaklarla yapılıyordu. Padişahların katıldığı bu çeşit avlar, zamanla saray teşkilatı içinde avla ilgili meslek gruplarının doğmasına yol açmıştır. Şahinci ve doğancılar, Şikar Ağalarının yönetiminde, av kuşlarının yetiştirilip eğitilmesi ile görevli idiler. Doğan, şahin, sungur, balaban, karakuş, karagöz, çakır, zağnos gibi “alıcı kuşlar”a bunlar bakar, avlara katılırlardı. Zağarcıbaşı, Saksoncubaşı gibi Şikar Ağaları ise av köpekleriyle uğraşan meslek gruplarına nezaret ederlerdi. Bu gurupların daha sonraları ordu bünyesine alındıklarını ve bazı birlikleri temsil ettikleri görülmektedir. 18.yüzyıldan sonra, avlarda, ok ve yayın yerini tüfeğe bıraktığını görüyoruz.

Kaynak: Ünsal Yücel- Türk Okçuluğu.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER