Osmanlıda İnfaz ve İdam Yöntemleri-1

2805

Siyasi mahkûmlar yağlı kemend ile boğulurdu. Bazen idamdan sonra başı “şifre” denilen gayet keskin hususi bir ustura ile gövdeden ayrılır, ya bir “ibret taşı”nın üstüne konulur, ya da sarayın şehre açılan büyük kapısının “bab-ı hümayun”un önüne atılırdı. Sabıkalı hırsızlar, bilhassa gece hırsızları, şehrin tensip edilen bir yerinde, umumiyetle suçun işlendiği semtte, hatta bazen girdiği evin veya dükkânın, hanın kapısına asılırdı. Katiller umumiyetle işkence ile öldürülürdü. Askerlerin, yani sipahi veya yeniçerilerin, başları kesilir, cesetleri ayaklarına taş bağlanarak denize atılırdı.

Bazen de mahkûma gizli malını söyletmek için idamdan evvel herhangi bir suretle cellatlar eliyle işkence tatbik olunurdu.
Hammer, 1599’daki Karayazıcı isyanında önce isyancıların yanma geçen daha sonra ise pişmanlık getiren Hüseyin Paşa’nın sonunu şöyle anlatıyor: “Hüseyin istanbul’a gönderildi.Kemikleri kırılıp şehirde bir at  üzerinde gezdirildikten sonra naaşı Odun Kapısında demir çengele asıldı”

FIRIN

Saray bahçesinde bostancı fırınının yanıda bir küçük hapishane bulunurdu. Burada sanıklara infaz öncesi işkence yapılır ve işkencehaneye “fırın” denilirdi.”Fırına götürün”demek işkence veya işkence emri demekti.
Bostancının bir vazifesi de padişahların gazabına uğrayıp da katli lazım gelenlerin vücutlarını izaleydi. Sadrazamların bile bunlar vasıtasıyla canlarına kıydırdı.

ÇENGELE ASMA
Çengel, istanbul’da, Eminönünde idi. Kalın kalaslardan yapılmış kale burcu gibi bir şeydi. Bir adam boyundan yüksek yerine, muhtelif büyüklükte ve uzunlukta, başları yukarıya doğru kıvnk ve sivri,keskin, bir tarak şeklinde bir sıra,kasap dükkânlarında olduğu gibi, çengeller konmuştu. Mahkûm anadan doğma soyulur, elleri ayaklan bağlanıp makaralı iplerle yukarı çekilir ve sonra birden bu müthiş çengellerin üzerine bırakılırdı. Vücuduna saplanan çengeller bazen derhal öldürürdü. Ekseriye de ölüm müthiş acılarla uzun sürerdi.

Çengel cezasına eşkiya, bilhassa korsanlar çarptırılırdı. Kaptan paşalar donanma ile akdenizden dönerlerken korsan getirirlerdi. Bunlardan bir kısmını kadırgaların direklerine astırırdı. Limana pürdehşet girer, bir kısmını da çengele saklardı.

Onyedinci asırda Bosna’da müthiş bir haydut olan ibrahim Voyvoda 18 yaşında bir kızdı. Çengele asılarak işkence ile idam edildi. Bir yabancı, 1655-1656 yıllarında Türkiye’de bulunmuş olan Fransız seyyah Jean Thevenot (1655-1656’da Türkiye, Çev. Nuray Yıldız, Tercüman Yay.tst. 1978) Çengel’i şöyle anlatıyor:

“Çengele asmaya gelince bu birçok yerinden tıpkı kasaplarınki gibi ucu sivri demirden çengellerin bulunduğu bir ceza aletidir. Üst kısmına suçlu palanga ile konduktan sonra,düşmeğe bırakılır ve düşerken asılır. Eğer bu asma işi vücudun orta yerinde ise kötü birşey yoktur! Çünkü bir seferde ölür. Fakat eğer çengel başka bir tarafından tutuyor ise bazen orada üç gün eziyet çekmeye devam eder. Ve nihayet acıkmış ve susamış halde acıdan kıvranarak ölür.

ÇENGEL ÇİÇEĞİ
Çengele asma ile ilgili bir de deyim vardır. Çengelin dehşetini betimleyen ilginç bir sözdür, insanın çengeldeki parçalanmış halini betimlemek için ÇENGEL ÇİÇEĞİ deyimi kullanılıyordu. Çengele atma şeklinde infaz çok yaygın olarak uygulanıyordu ki böyle bir deyim bile oluşmuştu. Çengel çiçeği, “işkenceyle öldürmek için çengele atılan adamın kanlı ve sarkık cesedinden kinaye bir tabirdir.
Eskiden beddua makamında söylenir, işkenceyle öldürülmek için cengele atsınlar da bir tarafından saplanıp çiçek gibi sarksın demek istenilirdi.

Bu tabir Divan edebiyatına da girmişti. Şair Zati:
Göreyim dar-ı fenada ola çengel çiçeği
Kim ki sümbül der ise zülf-i perişanın için
Beyitinde bu tabiri kullandığı gibi, Sinoplu Şürü de (bak.Latifi Tezkiresi, Kültür Bak. Yay. Ankara 1990) bir kıtasında sevgilisini ayartmış olan rakibi hakkında aynı tabiri kullanmıştır

Yüzünü gören istemez asmağa güvahı
Ursun kazığa kimse demez neydi günahı
Bağ içre tutup ol gölü kazıkladı derler
Görem anı çengel çiçeği olsun ilahi

ÇARMIHA GERME
Çarmıh cezası da eşkiyaya ve bilhassa casuslara tatbik edilirdi. Mahkûm gene ana doğması çırılçıplak soyulur, kolları ve bacakları açık, yüzükoyun bir çarmıh üstüne sımsıkı bağlanır, omuz başları ve butlarının kaba etleri bıçak ile oyularak buralara gayet iri yağ mumları dikilir ve yakılırdı. Çarmıh, üzerindeki mahkûm ile beraber bir devenin üstüne konularak şehirde dolaştırılır, teşhir edilirdi. Mahkûmun canı pek olup ölmezse akşam üstü asılırdı. On yedinci asır ortalarında asi Abaza Mehmet Paşa’nın istanbul’da tutuklanan casusları böyle idam edilmişti.

1553’de Macar kralı I.Ferdinand’ın vergilerini ödemek üzere istanbul’a gelen heyet içinde yeralan Hans Dernschvvam istanbul ve Anadolu’ya ilişkin izlenimlerini bir kitapta toplar. Dernschwam Osmanlı ülkesinde bulunduğu sırada ölüm cezasının çeşitli infaz biçimlerine de tanık olur. Bunlardan biri de bir mahkûmun çarmıha gerilmesidir:
“13 Mart 1554’de Sinan Paşa, Galata’da bir Macar yahut da bir Hırvat köleyi, kolları haç biçiminde asılmış vaziyette çiviletti. Her iki bacak kemiğinden çivilerle tahtaya çaktırdı, akşama doğru idam edilinceye kadar bütün gün orada kaldı. Bu kölenin suçu kaçıp özgürlüğüne kavuşmak istemesiydi.

KAZIĞA OTURTMA
Kazık da müthiş acılarla muhakkak öldüren bir ceza idi. Mahkûm keza çırılçıplak soyulur, elleri ve ayakları bağlanır, bilek kalınlığında gayet sert ağaçtan yapılmış bir yağlı kazığa çakılarak oturtulurdu. Ekseriye de kazığı iki yuvarlak tahtanın üzerine yerleştirdi. Öyle ki sivri ucu tam köylünün bacakları arasına geliyordu. Sonra kemerinden geniş, kısa bir bıçak çıkardı. Yerde yatan mahkûmun yanına diz çökerek pantolonunun iki bacağı arasındaki kısmı kesti.Ve kazığın adamın vücuduna girebilmesi için geniş bir delik açtı. Celladın işinin bu en feci kısmı vücûdun bıçağın dokunuşu ile titrediğini, yarıyarıya kalktığını, sonra yine gürültüyle yere düştüğünü görüyorlardı. İşi bitince çingene sıçrayarak ayağa kalktı. Yerden tahta çekici aldı ve kazığın yuvarlak tarafına ölçülü,ağır darbeler indirmeye başladı. İki darbede bir duruyor, kazığın girdiği vücuda bakıyor, sonra da çingenelere dönerek gayet yavaş ipi çekmelerini tenbih ediyordu. Köylünün, bacakları ayrık yatan vücudu içgüdü ile kıvranıyordu. Her çekiç vuruşunda bel kemiği katlanıyor, eğiliyor, fakat ipleri çekince yine dikiliyordu. Kıyıyı öyle bir sessizlik kaplamıştı ki her çekiç darbesinin dağlarda uyandırdığı yankılar duyuluyordu. Daha yakında olanlar adamın alnının yere çarptığını duyuyorlardı. Bir gürültü daha işitiliyordu ki, bu ne bir inilti, ne bir şikâyet, ne son nefesini veren birinin hırıltısı idi. Bu insan oğlundan gelen bir sese hiç benzemiyordu.

İki tarafa çekilen, tartılan, işkence edilen bu vücuttan, çiğnenen bir tahtadan ve kırılan bir ağaç dalından çıkan sese benziyen bir çatırtı geliyordu. iki vuruşta bir çingene, yerde yatan vücuda doğru eğiliyor, kazığın doğru yoldan ilerleyip ilerlemediğine bakıyor, hayatla ilgili bir organı zedelemediğinden emin olduktan sonra tekrar yerine dönüyor, işine devam ediyordu.

O sırada çekiç sesleri kesildi. Cellad adamın sağ küreğinde kasların gerildiğini, derinin kabardığını görmüştü. Hemen bir ustura alarak o yeri haç biçiminde yardı. Soluk bir kan akmağa başladı, gittikçe fazlalaştı. Bir iki vuruştan sonra, delinen noktadan kazığın demir ucu görünmeğe başladı. Bu uç, sağ kulağın hizasına gelinceye kadar daha bir iki darbe vurdu. Adam artık kazığa tamamile geçmişti. Şişe geçirilen bir kuzu gibi. Yalnız sivri ucu ağzından değil, sırtından çıkıyordu. Ne bağırsakları ne de ciğerleri zedelenmişti. Cellat artık tahta çekici fırlattı ve yaklaştı, hareketsiz duran vücudu muayene etti. Kazığın sivri ucunun girip çıktığı yerlerden damla damla akan kan tahtanın üstünde birikiyordu, iki çingene, adamın uyuşmuş vücudunu sırt üstü çevirdi. Ayaklarım ucundan bağladılar. O sırada cellat adamın yaşayıp yaşamadığını kontrol ediyordu. Yüzü birdenbire şişmiş adeta büyümüştü. Gözleri kocaman açılmış, korku ile bakıyordu. Göz kapakları hiç kımıldamıyordu. Ağzı açıktı. Dudakları sertleşmiş, şekli. Cezalıyı ucu sivri bir kazık dikip üzerine oturtuyorlar. Bazen bunun ucu adamın ağzından çıkıyor. Bu vaziyette iki Uç gün yaşayanlar var.”

TOPLA PARÇALAMA

Onaltıncı asır sonlarında, bostancıbaşılardan Ferhat ağa bir de top cezası icat etmişti.
Suçlu genç bir yeniçeri idi. Bir imamın nikâhlı genç karısını kandırıp kaçırmış, kadının saçlarını keserek oğlan kıyafetine sokmuş, pervasızca bir müddet yanı sıra gezdirmişti. Üsküdar’da yakalandı.Tophane’ye götürüldü. Ferhat Ağa çengeli, çarmıhı, kazığı az gördü. Delikanlıyı çırılçıplak soydurttu. Bilek, dirsek, diz ve ayak mafsallarını demir çekiçlerle kırdırıp zavallıyı yağlı paçavralara sararak bir havan topunun namlusuna gülle gibi tıktırttı. Sonra topu ateşleterek havaya fırlattı, paramparça etti.

RECÎM : CELLATSIZ İDAM

Reşat Ekrem Koçu anlatıyor: “Bir de cellatsız idam vardı ki recim/taşa tutma denilirdi. Ìslam şeriatına göre bir Hristiyanla münasebette bulunduğu katiyetle tespit edilen müslüman kadınlarının bu cezaya çarptırılmaları gerekirdi. Bütün imparatorluk tarihi boyunca yalnız bir kadın, bu suçla suçlanarak, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa sadaretinde Sultanahmette yılanlı sütun yanında recmedilmişti. Cellatlar kadını kolları içeride olarak göğüsüne kadar toprağa gömer, sonra halk tarafından taş yağmuruna tutularak linç edilirdi.

CİNSEL ORGANLARI DAĞLANIP DENİZDE BOĞULMA

1602 tarihli bir belgede şöyle deniliyor: Beylerbeyi hanından ahz olunan üç nefer fahişelerin ikisi teşhiz olunup (Kızgın demirle dağlanıp) biri çuvala konub salb oluna deyu buyruldu.” (Mumcu, Agy, sf.136)

İÇKİ İÇENLERİN DENİZDE BOĞULMASI

Padişah Genç Osman tahta geçer geçmez asayişin bozulduğu gerekçesiyle içki yasağının şiddetini artırır. Sarhoş yakalananlar feci şekilde can verirler. “Sultan Osman hükümdarlık icratına buradan başladı. Yanına bostancıbaşı ile bostancıları alıp bizzat meyhane meyhane teftişe çıktı. Pek tabi ayak takımı ile yüz göz olma durumuna düştü. Hamal, dellak, kayıkçı, salapuryacı, ırgat bekar uşaklarından, yeniçerilerden, sipahilerden sarhoş yakaladıklarını taş kayıklarına doldurttu. Geceleyin ayaklarına taş bağlatarak denize attırdı”

Genç Osman dilber yüzlü fakat zalim yürekli olarak tarif edilir. 300 Kazak korsanına verdiği cezalar kendi askerleri tarafından bile tepkiyle karşılanmıştır. “Sultan Osman korsanların bir kısmını fillere çiğnetti, bir kısmını kazığa, bir kısmını çengele vurdurdu. Bazılarını belinden ikiye böldürdü. Bir kaçını da direklere bağlatıp ok talimi yaparak kendi eliyle öldürdü.”

Ne var ki kendisinin sonu da Yedikule zindanlarının bir hücresinde boynuna kemend atılarak hayata veda etmek şeklinde olmuştur. Cellat ölüm alameti olarak Sultan Osman’ın bir kulağını ve burnunu kesip yeni padişah Sultan Mustafa’nın annesine götürmüştür.

Devam yazısı için tıklayın

Kaynak: Ali-Yıldırım Bir Celladın Anıları

(Peçevi ibrahimEfendi, Peçevi Tarihi.Kültür Bak. Yay. Mersin 1992 Ü.Cilt, sf.362; Koçu,Agy,194)

(Manuel Serrano Y.Sanz, Türkiye’nin Dört Yılı 1552-1556, Çev. A.Kurtoğlu, Tercüman Yay.lst.tarihsiz.sf.lO)

(Hans Demsdmam, İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, çev. Yaşar Önen, Kültür BaLYay.,Mersin 1992.sf.99)

(Hammer,Osmanlı Tarihi Cilt 2.sf.233,)

PAYLAŞ
Önceki İçerikÜtopik Sosyalizm
Sonraki İçerikOsmanlıda İnfaz ve İdam Yöntemleri-2
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER