Osmanlıda İnfaz ve İdam Yöntemleri-2

1158

İHRAK-I BİNNAR (ATEŞTE YAKMA)
Türkler müslümanlığa geçip tekrar Hıristiyan olan dönmeleri, boyunlarına barut dolu bir çanta ve başlan üzerine de ziftlenmiş bir başlık koyarak yakarlar.(Thevanot,agy)

“14 Şubat 1594’te şöyle bir olay oldu. Bir Rum Atmeydanı’nda yakıldı. O, vaktiyle zorla sünnet edilmek ve Müslüman yapılmak istenmişti. Fakat o müslümanlığı kabul ettiği halde asıl dini olan Hıristiyanlığı muhafaza ediyormuş. Durum anlaşılınca Sinan Paşa onu yaktırıyor. Rumun yakılacağı sırada paşa ona müslümanlığı tam olarak kabul ederse yakılmayacağı gibi 200 de florin verileceğini söylemiş. Ne var ki köle bu teklifi kabul etmeyip Hıristiyan kalmakta ısrar edince yakılmış.
Adettir, bir hıristiyan bir Türk kadını ile yakalanırsa ya sünnet olup müslüman olur ya da yakılır.
Aynı şekilde bir hıristiyan veya köle, imanlı ve aziz telakki edilen bir müslüman Türk’e karşı direnir ve onu dövmeye kalkışırsa yalnız dayak yemekle kalmaz, aynı zamanda yakılır.”(Hans Dernschwam, Agy,sf.99,154,324)

AĞZA KIZGIN KURŞUN DÖKEREK İNFAZ
Bir yabancı seyyah gözlemlerini aktarıyor:
Ramazan ayında oruç tutmayan kimseler de vardı. Fakat onlar çok zaman gizlice yerler ve içerlerdi. Çünkü onlar bunu aleni olarak yaparlarsa başlan derde girerdi.

Ramazan ayında şarap içenler ağızlarına kızgın kurşun dökülmek sureti ile cezalandırılırlardı. Bazen de ölüme mahkûm edilirlerdi. Ceza birkaç defa tatbik edilmiş, fakat şimdi oldukça azdır. (Jean Thevenot,Agy)

TÜTÜN İÇENLERİN KELLELERİNİN KESİLİP AĞIZLARINA ÇUBUK KONULMASI
Padişah IV.Murat tahta çıkışının onuncu yılında tütün içenlere karşı onları canından edecek ağır yaptırımlar uygulamaya başladı. Kahve ve tütün içilmesini yasaklayarak bu yasağa uymayanların anında idam edilmesini emir buyurdu:
“Evlerin, dükkânların, bekar odalarının damlarına adamlar çıkarttı. Bacaları koklattı, tütün kokusu alınan yerleri bastı. Ev ise erkeğini, bekar menzili ise içindekilerin phepisini kaplılarının önünde idam ettirdi. Asılan yahut kafaları kesilen tütün içiciler, çubukları ağızlarına verilerek teşhir edildiler.
Her sabah istanbul sokaklarında birer ikişer laşei maktul bulundukça halkın kalbine bir mertebede korku istila etti ki tabir olunmaz. “(Mustafa Nainuı Efendi,Naima Tarihi,Çev.Zuhuri Danışman,ZD Yay.sf.)

BOYUN VURMAK
Boynun kesilmesi suretiyle yapılan idam hükümleri hakkında kullanılır bir tabirdi. Bu hüküm kılıçla icra olunurdu. Bir yabancı genç bir adamın boynunun nasıl kesildiğini anlatıyor, ingiliz Adolphus Slade, Padişah II.,Mahmııt zamanında 1829-1831 tarihlerinde Istanbulda bulunuyor. Yazar Osmanlı devletine ilişkin anılarını 1833’de yayınlıyor. Slade Osmanlı devletinde bir insanın boynunun nasıl vurulduğunu,ölüm cezasının bu şekilde nasıl infaz edildiğini anılarında canlı bir tablo olarak betimliyor. Anılarından aktarıyorum:
“Bir Türkün kafasının nasıl kesildiğine şahit oldum.,Bir sabah sokakta yürürken, öteki köşede toplanmış olan kalabalık dikkatimi çekti. Önce neyin ceryan ettiğini anlayamadığım için duraladım. Biraz sonra kavasların koltuklarından ve ellerinden yakaladıkları bir adamı ite kaka bulunduğum atarafa doğru getirdiklerini gördüm. Sokağın en müsait yerinde durdular ve halkı geriye doğru iterek müsait bir yer açtılar. Aralarında sıkıştığım Türklerin bana kızgın kızgın baktıklarını farkettiğim halde, bu mahalden çekip gitmeme imkân kalmamış bulunuyordu. Ortadaki alanda iki kişi duruyordu. Bunlardan biri yaşlıca, iğrenç görünüşlü bir adamdı. Diğeri genç, çok yakışıklı, iyi giyimli bir efendiydi, ilk bakışta bu gencin pervassız adımlarına, vekanna bakanlar, onun kavasların amiri olduğunu sanırlardı. Halbuki ölüme gidiyordu.

ASMAK
Bu yöntemde boyun asılı bir ilmikle sıkılır ya da kırılır. Bunun için idam edilecek kişi genellikle havasızlıktan boğuluncaya değin bir darağacında ya da kirişte asılı tutulur.
Bazı ülkelerde ise mahkûm boynuna ilmik geçirilerek kapaklı bir platforma çıkarılır. Kapak açıldığında birden aşağı sallanır. Ani ve şiddetli silkme boyun omurlarını kırar. Bunun anında bilinç yitimine yolaçtığı varsayılır.

“Birini asılmak için götürdükleri zaman, eğer yolda bir Hıristiyan’a rastlarlarsa, onu cellat olarak kullanırlar. Bir keresinde bu iş için görevlendirilmiş olan bir Fransız tüccar, bunlardan hiçbir şekilde kaçamayarak kendisine emredilen işi yaptı. Asılacak olan iki kişiyi astıktan sonra, başka olup olmadığını sordu. Buna son derece öfkelenen Türkler bu Hıristiyan’ın herkesi asmak istediğini söyleyerek onu taşladılar. Fakat adam kaçıp kurtuldu.”(Jean Thevanot, agy)
Macar elçilik heyetinde bulunan Hans Dernschwam anlatıyor: “Bir defasında bir paşa, padişahın haberi olmadan onun cariyelerinden biri ile evlenir. Bunu duyan padişah paşayı derhal huzuruna getirtir. Onu hemen cellatlara teslim ederek deniz kıyısına gönderir ve orada asılır.
İstanbul’dan Galata’ya gelirken bu darağacını görmek mümkündür, “(//««.v
Dernschvvam, Agy, sf.189)

DUMANLA BOĞARAK ÖLDÜRME
“Türkmen taifesinden Kızıl-koca oğulları namında dört kardeş, haramilik mesleğini kendileine iş edinip, ekseriya Amasya ve Tokat taraflarını garet ederek, yolculara devamlı zarar verirlerdi. Yörgüç Paşa daha önce cihan padişanının lalası olup o günlerde Amasya ve Ermeniye-i Kebir hakimi idi. Bu ahvalden agah olunca hile ile bunları avlamak tedarikinde oldu… Amasya şehrinde kendisini hasta yatırdı. Bu kerih kalabalık Merzifon’a geldiğinde oğlunu karşılamak için gönderdi. Babasının hasta ve zayıf olduğunu beyan ettikten sonra kendilerini istirahat için şehre davet etti. Türkmen taifesi bu tavşan uykusuna aldanıp şehre girince her birini bir menzile tevzi edip bu şekilde cemiyetlerini dağıttı. Nihayet cümlesini başsız ve ayaksız eyledi. Bir gece içki keyfiyle mest ü harab ile uykuya esir oldukları sırada yiğit Osmanlı askerleri tarafından menzillerinde katlolundular. Bazı güruhu da zencirlere bağlayıp bir mağraya doldurdular. Daha sonra mağranın kapısının önüne odun yığıp, ateşe verdiler. Hepisini duman azabı ile helak eyleyip pis vücudlarından cihanı pak eylediler. Duman azabı ile siyaset olundular.

Bu diyarın halkından ihtiyar bir kadının oğlu terzilik takribiyle KızılKoca oğullarına yanaşıp elbiselerini diker idi. Zikir olunan bu vakada onlarla birlikte bulundu. O bahsedilen mağarada Türkmenlerin duman azabı ile siyaset olunduğunu ihtiyar annesi duymakla, lanet vc zar eyleyip Yörgüç Paşa’nın divanına gelerek oğlunun günahsız olduğunu ve kendisine zulüm yapıldığına dair bazı sözler söyledi. Yörgüç Paşa ise, mukadder olan zuhur etti. Olan olmuş. Eşkiya ile karışmanın cezasını bulmuş. Simden geri bunun çaresi sabırdır diye cevap verdi. Bunun üzerine yaşlı kadın miskin oğlunun hayatından meyus olup şöyle dedi: Bari ölüsünü görsem. Paşa merhamete gelip helak olan ölüleri bir bir çıkarıp bu kadına gösterin buyurdu. Mağraya varılıp duman ile helak olan ölüleri araştırırken bir kaçının altında zayıf bir şahsın cesedini buldular. Cesedde henüz hayat emareleri görülmekte idi. Meğer cesed yaşlı kadının oğlu imiş.Yaşlı kadın işte benim oğlum budur diyerek onu evine götürdü. (Solakzade Tarihi,l.Cilt,sf.215-217)

KIZILIRMAK’TA BOĞMAK
Denizde boğarak idam hükmünün infazının yanısıra nehirlerde, ırmaklarda boğarak da hüküm yerine getiriliyordu. Sözgelimi Padişah II.Selim’in bu doğrultuda bir fermanı var. 1558’de Amasya Beyi’ne gönderilen fermanda “Süleyman Fakih adlı kişinin küfür ve ilhad üzerine olduğunun ihbar edildiği bildirilerek bu kişinin ele geçirilip, kimselere duyurulmadan Kızdırmaya iletüb iğrak eyleyesin; Ya da başka bir biçimde ve uygun görülecek şekilde hırsızlık ve haramilik eylediler diye iddia (iftira) edip haklarından gelesin” biçiminde emri yer alıyor. (Ahmet Refik,agy,sf.26)

AŞIRI DOZDA AFYON YUTTURARAK İNFAZ
IV.Murat’ın kendi özel doktorunun afyon kullandığının ihbar edilmesi üzerine onu ölüm cezasın mahkûm etmesi ve bu cezanın infaz şekli tüyler ürperticidir: “Sultan Murat hekimbaşı ile satranç oynarken kutuyu çıkarttı.

içinde on dirhem kadar afyon vardı.
-Bu nedir? diye sordu.
-Gençliğimden itiyadım olmuş, afyondur padişahım.
-Ye bakalım da görelim…
Hekimbaşı bir iki parça yuttu;
-Hepisini, hepisini ye… dedi.
-On dirhem afyondur padişahım, panzehir olsa öldürür.
-Sen hekimi haziksin, zararını def edersin! diyerek hepisini yedirdi.
Hekimbaşının sahneye şahit olan şakirtleri hemen çadırına koştular, kusturucu ilaç hazırladılar. Fakat padişah bırakmadı, tamam üç oyun da satranç oynattı, ta ki zehir tesir edip hekimbaşı yıkılınca çadırına götürülmesine izin verdi. (Koçu,Agy,222)

İŞKENCE İLE IDAM INFAZI
Mahkûmların özellikle konuşmaları için idamlarından önce çeşitli işkencelere tabi tutuldukları görülürdü. Mahkûmlar adeta ağır işkencelerle idamın infazına hazırlanırdı.
1555’de Rumeli taraflarında kendisinin şehzade Mustafa olduğunu iddia eden bir kişi etrafına büyük kalabalıklar topluyor, tımar dağıtıyor, rütbeler veriyordu. Mustafa hile ile yakalanarak istanbul’a getirildi. Ağır işkencelerden sonra katledildi: “Padişahlık davasına kalkan serseri, Sultan Süleyman’ın şark seferinden Üsküdar’a döndüğü gün işkence ile idam edildi. Elleri, ayaklan, kulakları.burnu kesildi. Uyuz bir at üstünde halka teşhirden sonra idam edildi”(Koçu, agy. 135)

Osmanlı hanedanı idamları uygularken protokol kurallarına tam anlamıyla riayet ederdi. Fakat bazen sözkonusu olan idam hükmü oldu mu asi ile vezir arasında hiç bir ayrıcalık kalmayabiliyordu.
III.Mehmet’in vezirlerinden Hüseyin Paşa’nın sonu da en az asi Mustafa kadar vahim olmuştu:
“Hüseyin Paşa ihanetle ele geçirilip işkenceye verildi. Çırıl çıplak soyuldu. Bir eli ile bir ayağı balta tersi ile kırıldı. Çarmıha gerilip ensesinin derisi yüzüldü. Ve bu yaraya mum dikildi. Bir at üstünde İstanbul halkına teşhir edildikten sonra Odunkapusunda çengele vuruldu.” (Koçu, Agy, 175)

BOYNA KEMENT ATMAK
Kement ile boğmanın da bir usulü vardır, idam cezasının bu infaz türü genellikle Osmanlı hanedanı üyelerine ve yüksek devlet memurlarına uygulanırdı. Kullanılan kement de katledilecek kişinin kimliğine göre değişirdi.
Onyedinci asır vezirlerinden Hezarpare Ahmet Paşa celladı karşısında görünce “vay kafir kahpe oğlu” diye bağırmış, mukavemet göstermiş, bir ahıra sürüklenerek götürülmüş, cellat, paşanın başındaki kavuğu alıp kendi başına,kendi başındaki kirli külahı da paşanın başına koyduktan sonra onu bir yumrukta onu çökertip boynuna yağlı kemendi atmıştı.

Kanuninin oğlu şehzade Mustafa’nın infazı da boynuna kement atmak suretiyle icra edilir. Babasının emri ile otağa çağırılan şehzade içeri girer girmez celladın kemendini boynunda bulur: “Otağa girer girmez cellatlar tarafından sarılarak boğuldu. 38 yaşında güçlü, kuvetli bir adamdı, idam hükmünün çok güç olduğu, cellatları ile hayli boğuştuğu, babasından istimdad ile feryad ettiği, nihayet Enderun halkından ve Hurrem Sultana satılmışlardan dev yapılı Zal Mahmut Ağa’nın kollarını tutması üzerine boynuna kement geçirilir.”(Solakzade Tarihi.Çev.Vahit Çabuk, Kültür
Sak. Yay. Atık. 1989, II. Cilt, sf. 233)

Padişahlar’da kement’den paylarına düşeni almışlardır. 1648de valide Kösem Sultan’ın entirikaları sonucunda padişah İbrahim de boynunda kemendi bulmuştu. “Sultan ibrahim sırtında atlastan bir entari, yalın ayak kendisini öldürmeye gelenlere bağırıyordu:
-işte Kitabullah, beni ne hükm ile öldürürsünüz behey zalimler!
Sorusu, bağırması, katlin hükümsüz oluşu sonuç vermedi. Cellatlar kement atıp karını tamam ettiler.”
İbrahim’in ahi tutarcasına Kösem Sultan’ın sonu da bir kementle oldu.
Hem de usulüne uygun olmayan bir kemendle. Bir padişah karısı, iki padişah anası ve bir padişahın büyük anası Kösem Sultan yalın ayaklı bir baltacı neferinin boynuna doladığı bir perde kordonu ile bu dünyadan göçtü. “Kuşçu Mehmet elli seneden beri Osmanlı Saryında saltanat süren ihtiyar sultanı müthiş pençesinin ağır tokatları ile yere yıktı.
Pencerelerden birinin perde kordonunu söküp alarak boynuna doladı ve göğsü üstüne çökerek boğdu. Delikanlı cellat değildi, uydurma kemendi maharetle boynuna dolamadığı için kurbanının ağzından ve burnundan kan fışkınyordu.” (Koçu, Agy, 256)

KELLEYİ KOLTUĞA ALMAK
Cellatlar, mahkûmun başını kestikten sonra o başı alırlar ve öldürdükleri kişinin koltuğunun altına koyarlardı. Boynu vurulan bir müslüman değil ise, kesilen kelle öldürülen kişinin bacaklarının arasına konulurdu. Böylece öldürülen kişinin aşağılanması amaçlanırdı.
Kelleyi koltuğa almak deyimi buradan gelir.
Fransız yazar Baron de Tott 1755’de istanbul’da Fransa elçiliği tercümanı olarak bulunuyordu. Daha sonra da Osmanlı topçu ve mühendis okullarının kurulmasında görev aldı. Anılarını Türklere ve Tatarlara Dair Hatıralar adlı bir kitapta topladı. Baron de Tott kelleyi koltuğa almak/vermek’le ilgili olarak şunları yazıyor:
“Hıristiyanları alçaltmak, Müslümanları yüceltmek geleneği, idam edilen müslüman’ın başının kolu arasına konmasını, Hırıstiyan’ınkinin ise bacaklarının arasına yerleştirilmesini sağlamıştır.” (Baron De Tott, Türkler /18.yy’da/1784, Tercüman yay. îst.tarihsiz.,sf.109)

KELLE GÖTÜRMEK
Taşrada cellat gönderip idam edilen siyasi mahkûmların, hükmün infazından sonra hemen daima başı, yolda bozulmaması için bal doldurulmuş bir kıl torba içinde cellat tarafından istanbul’a getirilir ve payitahtta yıkandıktan sonra teşhir ve defnedilirdi.
İnfaz ister boğma isterse asılma suretiyle yerine getirilmiş olsun öldürülen kişinin başı kesilerek vücudundan ayrılırdı. Kellenin kesilmesinin ve kati emrini veren makama getirilmesinin nedeninde verilen emrin yerine getirildiğinden emin olma kaygusu temel rol oynuyordu. infazın hükmü genellikle açık alanlarda herkesin gözü önünde yerine getirilirdi. Sarayda bostancıbaşının nezaretinde de hüküm infaz olunurdu. Yine Yedikule zindanlarında da hüküm icra olunurdu. Bu durumu ifade eden kelle götürmek diye bir deyim de var. (Bak. O.N. Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü, MEB Yay., ist. 1993, 2.Cilt,sf.238)

KELLELERİN SERGİLENMESİ
Osmanlı saltanatının insanı ürperten bir geleneği vardı, idamları infaz edilen kişilerin kelleleri belli bir usul dahilinde sergilenirdi. Kellelerin teşhiri ile tüm tebaya korku salınıp ibret verilmek isteniliyordu. Osmanlı insanları mevkilerine makamlarına uygun olarak katletmeye özen gösterirken katledilen insanların kellelerinin sergilenmesinde de mevkilerine makamlarına göre bir metod uygulamaktan geri durmuyordu. Osmanlı devletinde vurulan kellelerin sergilenmesi özel bir merasim dahilinde icra edilirdi. Gerek kellelerin sergilendiği tepsinin gerekse sergileme yerinin makama göre bir ayrıcalığı vardı.

GÜMÜŞ TEPSİDE VEZİR BAŞLARI
Teşhir emri çıkaktan sonra, Vezir-i azamların, vezirlerin ve her derecede yüksek memurların kesilmiş kelleleri ve Topkapı Sarayındaki ortakapının yanındaki mermer sütunun yanında gümüş bir tepsi içerisinde teşhir edilirdi.
Orta dereceli rütbelilerin kesilmiş kelleleri ise tahta bir tepsi içerisinde Bab-ı Hümayun önünde sergilenirdi.
Küçük rütbeli kimselerin kelleleri ise rütbeleri gereği tepsiye konulmayıp yine Bab-ı Hümayun önünde ve fakat yerde teşhir edilirdi.
Kimi zaman, sözgelimi bir isyan bastırıldıktan sonra ele geçirilen asilerin başları belli peryotlarla vurulurdu. Böylece Bab-ı Hümayun’un önünde her gün onlarcasının kellesi sergilenir, kapı önü kellesiz kalmaz, Osmanlı hanedanı kudretini kesik başlarla bir kez daha göstermiş olurdu.
Bu uygulamaya kelle fetişizmi demek de mümkün, iğrenç ama gerçek. Sultan ibrahim kendisine az armağan getiren Vezir-i Azam Yusuf Paşanın kellesini vurdurmuştur. Kellenin önüne getirilmesi üzerine “ne güzel elma gibi yanakları varmış, yazık oldu” diye üzülmesi ise hanedanın tam anlamıyla hastalıklı halini anlatmaktadır. (Ayrıntılı bilgi için bak. A. Mumcu, Osmanlı Devletinde Siyaseten Kati, Birey ve Toplum Yay.Ank. 1985,sf.93 vd.)

ZİNDAN KUYUSU/CUB
Eskiden zindan olarak kullanılan susuz,derin kuyulara verilen addır, içine atılan adam ölünceye kadar oradan çıkamazdı. Buna Zindan Kuyusu’da denilirdi. Vaktiyle Haliçte Cub-ı Ali adlı böyle bir kuyu bulunduğu için Haliçteki yere sonradan Cibali adı verilmiştir. Cub kuyu demektir.( 0. N. Pakahn, Agy. sf.303)

1571 tarihli Padişah Il.Selim tarafından Manisa Beyine gönderilen fermanda bir mahkûma kuyu cezasının uygulanması emrediliyor; “Manisa’da cinler vasıtasıyla define bulma iddiasında olan bir kişinin yakalanıp, Manisa zindanında bulunan kuyuda ölümüne hapsedilmesi emrediliyor”(A/zme’; Refik agy ,31)

Kaynak: Ali Yıldırım- Bir Celladın Anıları

PAYLAŞ
Önceki İçerikOsmanlıda İnfaz ve İdam Yöntemleri-1
Sonraki İçerikOsmanlıda Kadınlara Uygulanan İdam Yöntemleri
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER