Şövalyeliğin Tarihçesi

841

Chivalry kavramının ortaya çıkması ile ilgili olarak genellikle referans verilen zamanın onbirinci yüzyıl olmasına karşın, atlı savaşçının geçmişi çok daha eskiye dayanır. Bu zaman dilimi, geç Ortaçağ olarak etiketlenmekte ve on beşinci yüzyıla kadar devam ettiği öngörülmektedir. Gerçekte, chivalry kavramını Ortaçağ’la sınırlandırmak genel eğilim olmakla birlikte, bu kanının doğruluğu tartışmalıdır. Bu sebeple, şövalye kılığındaki savaşçının ortaya çıkışına atfedilebilecek bir zamandan söz edilebilecek iken, şövalyelik kurumunun ve chivalry kavramının dayandığı erdemlerin varlığı zamandan bağımsızdır.

Kabile hayatı yaşayan ve avcılık tek beslenme kaynağı olan ilkel insanın hayatında kuşkusuz en önemli amaç ava erişme ve onu elde etme yetisiydi. Bunu en iyi başaran insan, fiziksel gücü ortalamaya oranla yüksek, avlanma taktiği geliştirme bakımından en üstün ve gerektiğinde avıyla yüz yüze dövüşmekte en fazla cesaret gösterendi. Bu özellikler onu kabilesinin en önemli adamı haline getiriyor ve saygı uyandırıyordu. Soyut kavramlar olan ve gelişen insan aklının ürünü olan onur, dürüstlük, kutsal bir amaç uğruna kendini feda etme gibi kavramlar ortada yok iken fiziksel şartlar göz önüne alındığında ilkel insanın hayatta kalması zordu ve sadece bunu sağlamak en önemli amaçtı. Dilin sözlü edebiyat geleneği bağlamında kullanılmadığı tarih öncesi çağlarda da büyük olasılıkla insanın zihninde oluşan ve şekillenen bir kahraman kavramı mevcuttu. Fakat bu kavramın ilk olarak düzenli, daha doğrusu sistematik olarak kurallarının, ritüellerinin oluşturulduğu çağ Ortaçağdır ve akademisyenlerin olduğu kadar dönemle ilgili sadece yüzeysel bilgiye sahip olanların chivalry kavramı ve Ortaçağ’ı aynı anda düşünmelerinin sebebi bu sistemleştirme sürecinin sözü geçen zamanda gerçekleşmesidir.

Ortaçağ dünyasında kendini gösteren ve tüm çağa damgasını vuran, bu çağla özdeşleştirilen atlı şövalyenin kökeni aslında klâsik döneme uzanıyordu. Kökeni ve ideali barbar (Roma imparatorluğunda özellikle kökeni kuzeyli, yani Cermen olan ırklar barbar sayılıyordu) olan şövalye, Batı Roma İmparatorluğunun yıkılması ve efsanevi Fransız kralı Charlemagne egemenliği arasındaki üç zorlu yüzyılda kendini göstermişti. Ortaçağ şövalyesinden en önemli farkı atsız oluşu olan Romalı asker, Romanın ileri gelenlerinden toprak ve mevkii elde ediyordu ve Roma İmparatorunun koruyucusu (Preatorian Guard) olmasından dolayı politik güce sahipti. Savaşta atla dövüşen Ortaçağ şövalyesi barış zamanında ise dövüş becerisinden dolayı kendisine verilen toprakta yaşıyordu.

Ancak para ve nüfuz sahibi Romalı için savaş, paralı askerlerce yürütülen bir eylemdi. Yani şövalyeliğin kurumsal anlamda varlığının Ortaçağ’la özdeşleştirilmesi, Roma İmparatorluğu’nda bir karşılığının bulunmaması nedeni ile geçerli bir kanıdır. İlk başta, Romalının kendini koruması için para ödediği koruyucu ile yapılan anlaşma basit bir kişisel bağlılık, iş anlaşması demekti; koruma hizmetine karşılık koruyana yaşaması için gereken para ödeniyordu. Fakat yüzyıllarla ifade edilen zaman ilerledikçe bu bağlılığın doğası değişti ve kişisel bağlılık yeminine dönüştü. Yukarıda bahsi geçen Charlamagne rejimi zamanı bu bağlılığın yeni şeklini aldığı zamanın başlangıcıdır. Barber, commendation adı verilen bu anlaşmanın yedinci yüzyılda kurumsallaşmaya başladığını ve “Lord” ve “tebaa”sı arasındaki bu ilişkinin on dördüncü yüzyıla dek hemen hemen aynı kaldığını söyler. Bu bağlılık yemini kuşkusuz ileride ayrıntılarla daha da detaylı hale gelen şövalyelik yemini ve bunu izleyen törenin çekirdeğini oluşturur. Bir anlamda anlaşma evrim geçirir.

Latincede şövalye kelimesi için kullanılan sözcük “miles” en eski tanımdır, bu şövalyenin profesyonel işi askerlikti. Miles, yasal belgelerde de karşımıza çıkmaktadır, Carolingian İmparatorluğu zamanında Macon bölgesinde kelimenin geçtiği en eski kayıtlar mevcuttur. Bölgede onuncu yüzyıldan önce kullanılmasına karşın onbirinci yüzyıldan itibaren İmparatorluğun sınırları içinde kullanılmıştır. Stephen Turnbull, eserinin giriş bölümünde şövalyeliğin toplumsal kökeninin tarihsel süreç içinde bir tür miras gibi katlanarak arttığını ve gelişmelerle bir sonraki kuşağa aktarıldığını söyler.

Ancak atın savaşta, dolayısı ile askerlikte kullanımının yaygınlaştığı zamanlar olan ve on birinci ve on ikinci yüzyıllarda sözcüğün anlamında değişim olmuştur. Bu değişim, atlı bir savaşçı anlamının sadece profesyonel asker anlamının yerini almasıydı. İlk Haçlı Seferinde “milite” ler atsız askerlerden ayrılıyordu. Bu ayrım sadece bu düzeyde kalmıyor, bu askerleri işlev bakımından toplumun geri kalanından, sınıf olarak din adamlarından ve imbelle vulgus denilen genel halk ve köylülerden de ayırt ediyordu. Sözcük, aileleri kont veya lordlardan edinilmiş kendi ihtiyacına yetecek kadar toprağı olan asker anlamını da kapsarken, sonraları Fransa’da sözü geçen asiller de kendilerini “miles” olarak tanımlamaya başlamışlardı. Bu durumda biri yüksek asalete sahip, diğeri ise bu sınıftan edindiği mülke tabi olan iki farklı toplum tabakasına ait insanlar ekonomik anlamda olmasa da “miles” olmanın ortak zemininde birleşiyorlardı. Görüldüğü gibi, belleklerde yer ettiği şekliyle savaşta dövüşmek üzere parlayan zırhını, Ortaçağa özgü silahlarını ve kıyafetlerini kuşanmış atlı savaşçı prototipine giden yol uzundu.

Sözcüğün ilk anlamı askerdi, ancak bu askerin savaşması için gerekli olan ekipman ve silahların mali bedeli her askerin karşılayamayacağı kadar fazlaydı. Ortaya çıkan bu savaşçı-asker sınıfının üyeleri ya asil kökene sahip olmayan ama zengin olanlar ya da zenginliği macera ve kişisel gayret sonucu elde edenlerdi. Yükselen bu yeni savaşçı sınıfını erken Ortaçağ asil sınıfından ayırt etmek için çaba sarf ediliyordu.

İlk başlarda basit yapıya sahip olan şövalye giysileri ve silahları ait olduğu sınıfın kuralları gibi daha karmaşık bir hale geldi. En başta bir at sahibi olmanın mali yükü vardı, yüzyıllar geçtikçe savaşçı giysisi, miğfer, kılıç ve mızrağa eklemeler yapıldı, kullanımları daha işlevsel hale geldi, miğferlerin gösterişli sorguçları benzer giysilerle dövüşen şövalyeleri ayırır iken, yüzü kapatıp sadece gözleri siperleyen miğferler ortaya çıktı. Kollar, bacaklar, eklem yerleri, göğüs, sırt metal tabakalarla desteklendi. Alta, bunların yarattığı 3 rahatsızlığı azaltacak kapitone bir giysi giyildi.

Anglo-Sakson şövalyesi (knight ve cniht olarak iki şekli ile) ilk başta sadece herhangi bir genç adam anlamına geliyorken, kıta Avrupa’sında atlı demekti; sonraları bir lorda hizmet eden genç anlamında kullanılmaya başlandı, daha sonra ise bu hizmet askerlik anlamını veriyor hale geldi. En son haliyle az miktarda toprak sahibi anlamıyla Norman istilası zamanında feodal bir anlam kazandı.Ama cniht hala atsızdı, onları atla tanıştıran Normanlardı. Tüm küçük toprak sahipleri ata sahipti, İngilizce cavalier kelimesinin karşılığı şövalye değil biniciydi.1085 deki Anglo- Saxon Chronicle Kral William’ın oğlu Henry’i “binici” ilan ettiğini bildiriyordu.

İlk başlarda bağlı olduğu bir lorda hizmetle yükümlü olan erken Ortaçağ şövalyesi erdemli olmakla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan bir şekilde hareket ediyordu. Kral tarafından savaşta yararsız olması sebebiyle sevilmiyor, savaşçı doğası nedeniyle İncil’in “öldürmeyeceksin” emrine açık şekilde karşı gelerek papalık ve kilise tarafından olduğu kadar toplumun diğer katmanlarından şehirliler, tüccarlar ve köylülerce de onaylanmıyordu. Otoriteye en ufak bir saygı duymamanın yanı sıra şiddet kullanmaya son derece yatkın, dinin yasakladıklarını yapmakta en ufak bir sakınca görmeyen bu adam acımasız bir zorbaydı. Döneme ait tarih kayıtları, Geoffrey de Mandeville’in ve adamlarının insanlık dışı eylemlerinde bu zorba figürünü son derece canlı biçimde şöyle tasvir ediyordu:

“Şatoları şeytanlar ve düzenbazlarla doldurdular, malı mülkü olduğunu düşündükleri kimseleri yakaladılar ve onları hapse koydular, onlara anlatılmaz işkenceler ettiler, şehitlere bile böyle işkenceler edilmemiştir. Ayaklarından astılar…yılanlarla ve kurbağalarla dolu zindanlara attılar…Sadece bir adam toprağını ekti, toprağın tümü bu gibi işlerle dolu olduğu için yeryüzü hiç tahıl vermedi. Ve insanlar açıkça İsa ve Azizlerin uyuduğunu söylediler.”

İlk şövalye tipinin, daha sonra şövalye ve şövalyeliğe atfedilen erdemlerle taban tabana zıt olması ilginç bir ironidir. Bu belki de chivalry idealinin sadece adı olan boş bir kavram olup, özden yoksun olduğunu söyleyen ve onu Ortaçağın en yüksek ahlaki temele sahip kurumu olarak gören iki farklı cephenin tartışmasının temelini oluşturan çelişkidir. Yukarıda anlatılanların ışığında düzenbaz, itaatsiz, dine saygısız ve dini meselelere ilgisiz, halkla olan ilişkilerinde acımasız ve zalim olan erken Ortaçağ şövalyesi, 4 kuşkusuz başka kötü özelliklere de sahipti.

Piyade olarak savaşan askerlerle karşılaştırıldığında at sırtında savaşma, savaşçı askere belli bir hareket hızı ve özgürlük sağlıyordu, atın sırtına eğersiz çıplak oturmalarına ve ilkel teçhizatlarına sahip fakat atı yönlendirme tertibatı olan dizginlerden yoksun olan bu tip atlı şövalye Cermen kökenli kabilelerde alışılagelmişti. Ancak ilk akıncılar ve yağmacılar olan Gothların ilerlemesi ile atlı şövalyelik önem kazandı, ilk başlarda sadece ulaşım amaçlı kullanılan ve savaşta yer almayan atlar, M.S. dördüncü yüzyılın sonunda savaşta kullanılmaya başlandı.

Orta Asya’dan gelen Hunlar’da atlarından ayrı düşünülemezdi. (Bu yüzden Hunlar, Romalı kimi yazarlar tarafından “at adamlar” olarak adlandırılmışlardı.) Avrupa’yı dördüncü ve beşinci yüzyıllar arası istila eden ve yağmalayan Hunların başarısı kuşkusuz atlarıyla elde ettikleri hareket serbestliğinin de bir sonucuydu. Bu yüzden bir Hun askerinin atı, onun karısı ve silahı kadar dokunulmazdı.

Şövalyeliğin tarihi süresince, atın önemi katlanarak arttı. 1991 Eylül ayında İngiltere’nin doğu kıyısında (Sutton Hoo) açılan bir mezarda, bir genç bir savaşçı ve hemen yanında atı yatıyordu. Bir zamanlar burada yaşayan insanlar, savaşçıyı ondan ayrı düşünülemeyecek atıyla ve silahlarıyla bilinmezliğe göndermişlerdi. Bu at, Ortaçağın başlangıcından itibaren sahibini toplumun geri kalanından ayıran bir zenginlik ve statü sembolüydü ve onun savaşan sınıfın bir üyesi olarak toplumsal konumunu ve bu konumun işaret ettiği işlevi belirliyordu.

Barışa dayalı ve “Kılıçla yaşayan kılıçla ölecek” ilkesini benimseyen, İsa’nın masumiyetini ve barışçıllığını temel alan 8 Hristiyanlığın şövalyelik kurumunu meşrulaştırması ilk başta kilisenin öğretilerine ters görünebilir ve aslında da öyledir. Haçlı seferleri ile yayılma amacıyla kilise tarafınca görevlendirilerek bu seferlere giden askerlerin işi tartışmasız kutsal toprakları ele geçirmek ve Hristiyanlığı yaymaktı. Kilisenin, dini amacına hizmet etmekle görevlendirdiği ve bu görevi insan canına kıymanın ilahi cezaya uğramadığı tek biçim olarak sunduğu Haçlı Seferlerinin chivalry kavramının şekillenmesindeki rolü büyüktür. Kökeni halka açık bir alanda, hiçbir dini boyut taşımayan şövalye ilan etme töreninin de bir süre sonra Kilise tarafından Tanrının eliyle gerçekleştirmeye başlanması bu yeni şeklin sonucudur. Kilisenin kılıç kuşanma töreninin ayrılmaz parçası haline getirdiği bağlılık yeminleri, adeta Hristiyan askerin kutsal bir amaç için yeniden doğuşunu simgeleyen vaftiz töreni, silahların ve şövalyenin giysilerinin sembolik anlamları şövalyeliği yüceltiyor, onu Tanrıya hizmet etmenin en kutsal yollarından biri haline getiriyordu. Böylelikle, Ortaçağ Kilisesi daha militarist, saldırgan bir tutum benimserken kuruluşundaki barışçıl tavrından uzaklaşmış oluyordu.

Haçlı Seferlerinde yer almış askeri tarikatlardan Tapınak Şövalyelerinin yüzyıllara yayılan ve kökeni eskiye dayanıp günümüze kadar uzanan tartışmalara, araştırmalara ve romanlara konu olmuş ilginç öyküsü Haçlıların St. Bernard tarafından kendilerine verilen “Hz İsa’nın askerlerini” koruma, onlara para temin etme ve hancılık yapma görevlerinden nasıl saptıkları, müşterileri arasına Papa ve Fransa kralını bile kattıkları bankacılar haline geldiklerini anlatır. İronik olan ise bu şövalyelerin yoksulluk, bekaret ve itaat yemini üstüne teşkilatlanmalarıdır. Chivalry bağlamından ayrı olarak değerlendirmeyi gerektiren, kapsamlı, uzun araştırma ve incelemelere konu olan Tapınak Şövalyeleri örneği chivalry idealinin nasıl tersyüz edildiğinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Haklarında yapılan eşcinsellik, putperestlik suçlamaları, hem din adamı hem asker olmalarına karşın sergiledikleri küstah tavırlar ve aç gözlülük, Avrupa’ya dönüşte genel halkın nefretini kazanmış lüks yaşam tutkunluğu, sonu bazılarının idamına kadar giden engizisyon evresi, Tapınakçıları Ortaçağ tarihinin en şaibeli ve tartışmalı topluluklarından biri yapmıştır.

Haçlı Seferlerinin amacı, kutsal toprakları ele geçirmek ve hak iddia ettikleri bu topraklarda yaşayanları kılıçla dize 9 getirmekti. Kuşkusuz bunda kendi dinlerinde altı yüzyıl sonra ortaya çıkan İslamiyet’in bir cihat dini olmasının, yani yayılma aracı olarak savaşı benimsemesinin etkisi de vardı. Her Müslüman erkeğin cihada gitmesi gereklilik, bu savaşta canını hiçe sayarak dövüşerek şehit olması ise sonsuz cennetle ödüllendirilecek bir eylemdi. Bu durumda kilisenin ilk başlarda benimsediği pasifist tavrını bırakması ve Müslümanlara karşı verilecek savaşını haklı göstermesi daha da ötesi bu savaşta alınacak canlar için bu savaşa giden Hristiyan asker-şövalyenin ilahi cezaya çarptırılmayacağı fikrini benimsetmesi gerekiyordu.

Tarihi kökeninde kıyıcılık, barbarlık ve acımazlık olan asker- şövalyenin bir anda dindar, kilisenin onlara empoze ettiği şekliyle “Hz. İsa’nın Askerleri” olmaları çok idealist ve fazlasıyla iyimser bir beklentiden öteye gidemezdi. Feodal düzenin tehdit unsuru olan şövalye, chivalry kavramı bağlamında sahip olması gereken erdemlerden yoksundu. Her ne kadar, geçen yüzyıllar içinde barbar kökeninden uzaklaşmışsa da, her şövalye din için savaşacak yarı asker, yarı keşiş olamazdı. Kısacası, Kilisenin bahsettiği türde bir kendini adama gerçeklikten uzaktı.

Kabilesinin savaşçı bir üyesiyken geçen zaman içinde büyük bir değişime uğrayan şövalye, tarih sahnesindeki bu evrimi  sırasında toplumsal hayatın, askerliğin, ekonominin, edebiyatın şekillenmesinde önemli bir rol üstlenmiştir. İdealize edilmiş haliyle şövalyelik, bir kurum olarak hukukun hakim kılınmadığı zamanların adalet dağıtıcısı olarak görülmüştür. Ortaçağ’a bakıldığında hiçbir sosyal statünün şövalyelik kadar baskın olmadığı görülebilir. Gerçek doğası hakkındaki fikir ayrılıklarına karşın Ortaçağ şövalyeliği inkar edilemez bir toplumsal olgudur. İlk andaki savaşçı kimliğinden sıyrılıp sosyal nezaket kazandığında ve dinin eklediği alçakgönüllülükle, cesaret, kahramanlık, asalet ve dürüstlük erdemleri şövalye sözcüğü ile eş anlamlı hale gelmiştir.

Kaynak : Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü – İngiliz Dili ve Edebiyatı Yüksek Lisans Tezi-  Sibel  Çalın

PAYLAŞ
Önceki İçerikİtalya’da Bir Türk Köyü – Moena
Sonraki İçerikTürk Mitolojisi – Aşapatman
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK