Tapınak Şövalyeleri-1

373

Templier Şövalyeleri, 1118 yılında “İsa’nın Fakir Askerleri” adı altında, Clarvaux papazı Aziz Bernard ve yeğeni Şövalye Hugs De Payens tarafından kuruldu. De Payens ve farklı ülkelerden seçilen sekiz şövalye daha, kutsal topraklan kâfirlerden korumak ve muhtaç kimselere yardım etmek amacıyla 1119 yılında Kudüs’e gittiler.  Bu örgütün üyeleri daha sonra Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nı koruma görevleri nedeniyle “Tapınak Şövalyeleri” (“Knights Templar”) adını almışlardır. Gerçekten de, yegane amaçları bu muydu? Dokuz kişilik bu grup, kutsal toprakları kâfirlerden nasıl koruyabilecekti? Templierler gerçekte kimdi ve Templier tarikatının kurulmasının ardındaki gerçekler nelerdi? Bu soruların yanıtlarını aramak için, Hıristiyanlığın ilk günlerinde Ezoterik ekollerin durumunun incelenmesi gerekiyor.

Mitraizmin, Hıristiyan Ortodoksluğu bünyesinde yapısının değişmesinden sonra, batı dünyasını etkileyen ilk gnostik akım Maniheizm oldu. Maniheizm, MS.214’de Bağdat’ta, Pers kraliyet soyundan geldiğini iddia eden Mani isimli birisi tarafından kuruldu. Mani kendisini, İsa’nın Havarisi olarak adlandırıyordu. 240 yılında Mani, tıpkı İsa gibi beyaz bir cüppe giyindi ve müritlerini vaftiz ederek, elleriyle şifa dağıtarak öğretisini yaymaya
çalıştı. Taraftarları, onun bakire bir anneden doğduğunu ve “Yeni İsa” olduğunu savundular. Mani’nin diğer unvanları kurtarıcı, havari, aydınlatıcı, Rab, kılavuz, ölü diriltici ve kaptan’dı. Bu unvanların hepsinin İsa’yı betimleyen lakaplar olması dikkat çekmektedir. Mani, İsa, Zerdüşt ve Buda’nın, kendi selefleri olduğunu ve onlarla aynı kaynaktan geldiğini söylüyordu. Karanlık ve Işığın evrensel savaşma inanan Mani, ruh göçü ve ruhun yeni bedenlere girmesi gibi Ezoterik düşünceleri öğretisinde işliyordu. İsa’yı, “Dul Kadının Oğlu” olarak tanımlayan Mani, inisiasyon töreni ile aydınlanmış seçkinleri üyeliğe kabul ediyor, eğitim veriyordu. Mani’ye göre İsa, aydınlatıcı bir rehber olması nedeniyle sembolik bir ilahtı. Ölümsüz değil, bir fani idi, ancak çarmıhta ölmemiş, daha sonraki bir tarihte hayata gözlerini yummuştu. 276 yılında hapse atıldı, derisi yüzüldü ve kafası kesildi. Ölümünün ardından, öğretileri hızla tüm Hıristiyan dünyasına yayıldı.

Manicilik, az sayıda insana özel kılınmış bir inisiyatik doktrindir. Mani, üç insan tipi tanımlar: Seçilmişler, dine girmeye hazırlananlar ve günahkarlar. İlk grup Manici rahiplerdir. Dünya’dan uzaklaşmakta, sürekli ışığa yönelmektedirler. Onlar ebedi bir hayata ulaşacaklardır. İkinci grup, izlemeleri gereken yolun gösterildiği ancak dünyanın
kirliliğinden henüz arınamamış insanlardır ve bir gün seçilmiş olarak yeniden doğma ümidi ile yaşamaktadırlar. Son grup ise, ölüme ve unutulmaya mahkumdur. Cathar düşünceleri, Maniheizm’den önemli ölçüde etkilendi.

Mani’nin düşünceleri Cathar felsefesinin temel taşlarını oluşturdu. İtalya, İspanya, Güney Fransa ve Bulgaristan’da Manici okullar açıldı. Catharlara karşı düzenlenen Albigen saldırısı aslında, Katolik Hıristiyanlık ile Manici felsefe yandaşlan arasındaki bir savaştı.

Albigen saldırısına rağmen Maniheizm tamamen yok olmadı. MS. 318 yılında, İskenderiyeli Papaz Arius da hemen hemen aynı görüşleri savunmaktaydı. Arius’a göre de İsa ilahi değil, ölümlü bir varlıktı ve kendisine ilham edilen bir muallimden başka bir şey değildi. İsa’nın, ilah olduğunu düşünmek bir küfürdü. Arius, her şeye kadir, bir bedende cisimlenmeyen, yarattığı alemin elinde ölmeyen Ulu bir Tanrı’ya inandığını söylüyordu. Ariancılık da Maniheizm gibi Batı Avrupa’da yayıldı. Katolik Roma’nın artan dünyevi kudreti karşısında Ariancılık halk kitlelerinden geniş destek aldı. Ariancılık, İznik
Konsili’nde mahkûm edilmesine rağmen taraftarları giderek arttı. Konstantin’in ölümünden sonra yerine geçen aynı isimli oğlunun iktidarı döneminde, Arianizm bir mezhep olarak kabul edildi. Movorenjlerin ortaya çıktığı yüzyıllarda, Hıristiyanlığın rahiplerinin büyük bir bölümü Ariancıydı.

Fransız halk efsanelerine göre Kutsal Kâse’nin, 1. yüzyıl başlarında Filistin’den Fransa’ya göç eden Magdalena tarafından Marsilya’ya getirilmiştir. Magdalena’ya ait olduğu iddia edilen kutsal kalıntılar, Hıristiyan dünyasında halen büyük hürmet görmektedir. Efsanelere göre, Magdalena’dan gelen soyun temsilcileri, kurtarıcının sırlarını ortaya çıkarmamakla ve gizli tutmakla görevlendirilmiştir. Seçilmiş bu topluluk, Kutsal Kâse’nin sırrını, o günden bu güne kadar sakladı. Kâse, “Sang Real” olarak adlandırılmıştır. Sang Real, “Kraliyet Kanı” anlamında kullanılmıştır. İsa’nın karısı olan Magdalena, çarmıha gerilme hadisesinden sonra, İsa’nın kızı ile birlikte Fransa’ya göç etmiş ve o sırada Fransa’da bulunan Yahudi topluluğunun arasına karışmıştır. İsa’dan doğrudan gelen bir Kraliyet Kanı mevcuttur. Kutsal aile ile Visigot soyluları arasında evlilikler gerçekleşmiş ve kutsal kan, dört yüzyıl boyunca varlığını sürdürmüştür. Yine Visigot asilleri ile yapılan evlilikler sonucu ortaya çıkan Frank kökenli Movorenj hanedanı da bu kanı taşımaktadır.

İlk yüzyıl tarihçilerinden Julius Africanus, İsa’nın hayatta kalan akrabalarının, Yahudi aristokratlarının şecerelerini sistemli olarak yok eden Romalı yöneticilerden yakındıklarını yazmaktadır. Birinci elden olaylara şahitlik edecek bir aile, Hıristiyan Ortodoks öğretinin oluşumunda ciddi bir tehlike meydana getiriyordu. Mümkünse ortadan kaldırılması, değilse etkisizleştirilmesi gerekliydi. MS. 180 yılında Lyon Rahibi İrenaeus, “Sapkınlığa karşı” beş kitap yazdı. İrenaeus’a göre, her türlü gnostik düşünce ve akım sapkınlıktı ve derhal yok edilmeliydi. Katolik (Evrensel) bir kilisede ısrar eden İrenaeus, sabit ve belirli bir kanuna ihtiyaç duyulduğunu gördü ve Ahdi Cedid Yasasını ortaya çıkardı.

İrenaeus’un, sapkınlık olarak nitelendirdiği akımların başında, Hıristiyan dünyasında oldukça yaygın hale gelmiş bulunan, kutsal ailenin destekçisi Catharcılık yer alıyordu. Cathar kelimesi, Yunanca “Arınmışlar” ya da “Saf Olanlar” anlamına gelmektedir. Catharcılık, farklı heretik mezheplere verilen genel bir addır.  Balkanlarda Bogomiller, İtalya’da Patarinler, Fransa’da Albigensienler, Ispanya’da Arinon, Markionitler ve tüm Avrupa’ya yaygın Manikaenlerin tümü, Cathar olarak nitelendirilmiştir.

Bogomiller, köken olarak Anadolu’dan Bulgaristan’a göç etmiş Batıni bir ekoldür. Kökeni Anadolu’da, Nevşehir ve Niğde yörelerinde olan Bogomiller, önce balkanlarda sonra da Fransa ve İtalya’da etkili olmuşlardır. Anadoludan göçün sebebi, Bizans kraliçesi Teodora döneminde Bizans yönetiminin Anadolu’nun Pagan Batıni inançlı insanları üzerinde uyguladığı yoğun baskılar ve katliamlardır. Ortodoks kilisesinin emri ile yüzbinin üzerinde insan katledilmiş ve pek çok kişi de katliamdan kurtulmak için Hıristiyan görünmek durumunda kalmıştır. Bogomil kelimesi Bulgarca’da Hak Dostu anlamındadır. Bir inisiasyon töreni ile cemiyete kabul edilen yeni adaylara önce Hıristiyan oldukları söylenirse de, öğretinin ilerleyen safhalarında kiliseye ve Ortodoks inancına ait ne varsa terk edilir ve üyeye gizli sırlar verilir. Tıpkı Catharlar gibi Bogomiller de Haç sembolünü kabul etmemektedirler. Bogomillerin kutsal kitabı, Liber Secterum’dur (Sırlar Kitabı). Eski ahitte bahsedilen Tanrının bir kötülük tanrısı olduğuna inanmaktadırlar. Gerçek Tanrı bu değildir. Gerçek Tanrının İsa’dan önce de bir oğlu olmuştur ve bu İsmail’dir. İsmail, Akıl ve Hikmeti (Logos) temsil etmektedir. Meryem İsa’nın annesi değil, “Alemlerin Kudüsü”dür. Fransız Catharların tamamı Bogomil kökenlidir. Bogomillerin Fransa’ya göç eden kolunun adı Albigenlerdir. Albigen Latince’de, “Parlak Işık İnsanı” anlamına gelmektedir.

Cathar vaizlerine Parfait denirdi. Dişil bir Yüce varlığa inanılmaktaydı. Parafaitler kadm ya da erkek olabilirlerdi. Catharların tek dini töreni, bir arınma töreni olan Consolamentum’du. Bu tören sadece üyelerin ölüm döşeğinde uygulanırdı. Catharlar, dinde kadının haklarını savunuyorlardı. Cathar inancında Tanrı ile insan arasına hiçbir ruhban sınıfının giremeyeceği olgusu bulunduğundan, Katolik Kilise düzeninin, belirli bir doktrini olan tek bir kiliseye tabi olma fikri tamamen reddedilmiştir. Yeniden doğuşa inanılan Cathar teolojisine göre, insan evrendeki iyi ve kötü güçlerin etkisi altındadır ve iyiliğin egemen olması için, insanın mistik deneyimlerden geçmesi ve kendini arındırması şarttır. Kendilerini “Işığın Çocukları”, Roma’yı da “Karanlığın Çocukları” olarak tanımlayan Catharlar, mistik ve dini deneyimlerle elde edilen bilginin, kişileri Tanrı’ya yaklaştıracağı görüşüyle, irfanı her şeyin üstünde gördüler. Onlar için iyi ile kötü, ışık ile karanlık ve ruh ile madde arasında, evrenin oluşumundan bu yana sürekli bir mücadele vardı.

Maniheizm, Kabbala ve Mitra gnostizmlerinden etkilenen Cathar inanışında, evrenin iyi-kötü, nur-karanlık, ruh-madde arasındaki mücadeleler arenası olduğu, kozmolojik düalizmin, güzellik ve kuvvet gibi iki karşıt ve denk kavram üzerine kurulu bulunduğu savunulur. İlahi güç olan Güzellik, sevginin Tanrı’sıdır ve saf ruhsal bir prensip olup, her türlü maddi zaaflardan uzaktır. Yaratılmamış ya da yaratmamıştır. Buna karşılık kuvvet, maddi yaradılışın ifadesidir. Evrenin, dünyanın ve maddenin yaradılışından Kötü Tanrı sorumludur ve bu eylem, uğursuz bir eylemdir. Özünde kötü olan bu güç, dünyanın ta kendisidir. Bünyesinde olumsuzlukları barındıran bu güce, Dünyanın Kralı anlamında, “Rex Mundi” adı verilmiştir.  Bir Catharın amacı, Rex Mundi’den elinden geldiğince uzak durmak, maddenin ötesine geçmek ve Güzellik prensibi ile birleşmek olmalıdır. Nihai hedef maddilikten tamamen kurtulmak, ruhsallığa geri dönmektir. Katolik kilisesinin dogması olan Teslis inancındaki İsa yaratılan kötülük, Baba da kötünün efendisidir. Haç figürü ve çarmıhın, hiçbir kutsallığı yoktur. İsa sadece iyilik uğruna giriştiği çabalar sonucu idam edilmiş olan bir peygamberdir. Çarmıha gerilmenin, hiçbir ilahi yanı bulunmamaktadır. Ama İsa, güzellik için mücadele etmiş bir sevgi peygamberidir. Yani AMOR’dur. Amor güzelliği sembolize ederken, bunun tam tersten okunuşu olan ROMA da kuvveti, yani kötülüğü sembolize etmektedir. Katolik kilisesi, Rex Mundi’nin temsilcisidir.

Seks ve doğum, ilk maddi yaradılışın devamlarıdır ve Kuvvete hizmet eder. Bu nedenle, doğum kontrolü ve kadınların düşük yapmaları kabul edilebilir olgulardır. Bu durum, Katolik kilisesi tarafından, günahkârlık olarak nitelendirilmiştir. Roma kilisesinin gözünde Catharlar, İsa’nın öldüğüne inanarak zındıklık yapıyorlardı. Catharlar, İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu dogmasını reddediyorlar, İsa’yı, Tanrı’nın bir peygamberi olarak kabul ediyorlardı. İsa, günâhlardan arınma uygulamaları nedeniyle Amor’un peygamberi idi. Onlara göre, Roma kilisesi, ortaya sürdüğü dogmalar ile İsa’nın, Rex Mundi’nin temsilcisi olduğunu savunuyordu. Bu nedenle, İsa’nın çarmıha gerildiği haç, Rex Mundi’nin sembolü olarak kabul edildi ve haç reddedildi. Tıpkı, komünyon ayini, vaftiz ve şarap ile ekmek yenmesi törenleri gibi, haç çıkarmayı da reddettiler.

Roma’ya göre, sapkın Cathar inançları büyük bir tehlike arz ediyordu. Kilise tarafından lanetlenmiş fikirler tüm Avrupa’ya, buradan yayılıyordu. Tüm bu düşünce ve uygulamalar, Katolik kilisesinin tepkisini doğurdu ve sapkın olarak nitelenen Cathar inançlarının yok edilmesi kararı, 1165 yılında alındı. 1198 yılında Papa seçilen 3. İnnocent, Cathar hareketinin merkezi konumunda bulunan Toulouse kentinin kontu 6. Raimond’dan, Catharcılığa son vermesini istedi. Raimond bu talebi reddedince, önce aforoz edildi, daha sonra da 1209 yılında oluşturulan bir Katolik ordusu ile Catharların üzerine sefer başlatıldı 23. 30 bin kişilik bir Katolik ordusu, Papa 3. İnnocent’in emriyle, Güney Fransa’ya, Cathar yönetimindeki Languedoc bölgesine saldırıya geçti. Tüm Cathar kasaba ve şehirleri yıkıldı, ahali kılıçtan geçirildi. Albigen Haçlı Seferi diye adlandırılan savaş, 40 yıl sürdü. Papanın emri ile kırk yıllık bir süreçte, yüz binlerce Cathar inanırı katledildi.

Aralarında “İyi Hıristiyanlar” bulunması ihtimaline karşı Papa, “Hepsini öldürün. Tanrı, kendinden yana olanları ayıracaktır” diyordu.

 Papanın askerlerine, Dominik Guzman isimli bir İspanyol Katolik fanatiği de yardım etti. Guzman, daha sonra kendi ismiyle anılacak olan Dominiken mezhebinin kurucusuydu. 1233 yılında Engizisyonu oluşturanlar da Dominikenler oldu.

13. yüzyılın başında Languedoc, Fransa’ya bağımlı olmayan bir prenslikti. Felsefe ve entelektüel faaliyetler alanında, büyük bir gelişme vardı. Bölgedeki okullarda Yunanca, Arapça ve İbranice öğretiliyor, Kabbala eğitimi veriliyordu. Avrupa’nın geri kalanında, asiller isimlerini dahi yazamazken, bölgedeki asillerin hepsi, üst düzeyde eğitim alıyordu. İslam ve Yahudi düşünceleriyle ilgili bilgiler, İspanya üzerinden gelmişti. Languedoc bölgesi, Avrupa’da Rönesans’a kadar görülmeyecek bir kültür düzeyine ulaşmıştı.

1243’e kadar, Montsegur kalesi haricinde, tüm Cathar kentleri işgalcilerin eline geçmişti. Korunaklı bir mevkideki bu kale, on ay boyunca kuşatıldı. Birçok saldırı geri püskürtülmesine rağmen, son Cathar mevzii de 1244’de düştü ve görünüşte Catharizmin varlığına son verildi. Fakat fikirleri tamamen yok edilemedi. Cathar inancı,
kutsal ailenin varlığını sürdürdüğü, Templier şövalyelerinin  kontrolündeki Rennes şatosu ve civarında genel kabul gördü ve yaşamaya devam etti.

Catharlar, mukaddes Kutsal Kâse’nin de içinde bulunduğu bir hâzineye sahip olmakla ünlüydüler. Maddi zenginlikten öte bir şey olan Cathar hâzinesi, Montsegur’da saklanmaktaydı. Kalenin düşmesinden üç ay önce, iki Parfait kuşatmayı deldi ve beraberlerinde götürdükleri hâzineyi, iyi korunan bir yere gizledi. Yine, kalenin düşmesinden hemen önce, dört kişi halatlarla kayalıklardan kaçtı ve hâzineden son kalanları beraberinde götürdü. Bu dört kişinin beraberlerinde götürdüklerinin, son dakikaya kadar kalede muhafaza edilmeye çalışılan, ancak kalenin düşeceğinin anlaşılması üzerine kaçırılan, manevi değerleri olan şeyler olduğu sanılıyor. Bunların içinde, Catharlarda olduğu rivayet edilen Kutsal Kâse Graal’ın da bulunması, ihtimal dahilinde.

MS. 5 yüzyıl ile 7. yüzyıl arasında, bugün Fransa ve Almanya olarak bilinen bölgeye, evlilik yoluyla kutsal kanı elinde bulunduran Movorenj kralları hükmetti. MS. 5. Yüzyılda, Hunların Avrupa’yı işgali sırasında, Movorenjlerin ataları olan Sikambrianlar da Kuzey Fransa’ya yerleştiler. Roma adetlerini benimseyen bu Frank kabilesi, 5. yüzyılın sonunda Roma İmparatorluğu çöktükten sonra, Roma devlet geleneğine uyumlu bir devlet kurdu. Frank kralları olan Movorenjlerin ismi, ilk Movorenj kralı olan Merovee’den gelmektedir. Merovee, 448 yılında, Frank kralı ilan edildi.

Merovve kelimesi Fransızca’da, hem Anne, hem deniz anlamları taşıyor. Merovee’nin ismi bu hanedanın hem anne soyundan geldiğini, hem de deniz ötesi ile ilgisi olduğunu ispatlar nitelikte. Movorenj kralları, Ezoterik bilimlerde ustalaşmış, “mucize yaratan krallar” olarak tanınıyordu. Kanlarındaki ruhani özellikten dolayı, elleriyle şifa dağıttıkları halk arasında rivayet ediliyordu. Rahip Krallar olarak bilinen Movorenjlerin, ilahi kutsal kan taşıdıkları, Tanrı’nın insan şeklindeki tezahürleri oldukları ve kafataslarında dini amaçla açılmış bir delik bulunduğu da söylentiler arasındaydı. Bu delik, Tibetli rahiplerin, kendi kafataslarında açtıkları üçüncü göz uygulamasını andırıyor ve onun soyundan gelenlerin bu uygulaması, İsa’nın, Tibet’te eğitim gördüğünün bir diğer ispatını oluşturuyor.

Movorenj Krallığında, okur yazarlık teşvik edildi, felsefe ve sanat akımları güçlendi. Movorenj kralları, birer rahip kral oldukları için, uhuliyetlerine uygun olarak, dünyevi işlerle uğraşmadılar. Hükümet ve yönetim işleri, “Saray Reisi” denilen bir idareciye bırakıldı. Movorenj yönetimi, kendi çağında rastlanmayan bir sistem ile daha çok günümüz anayasal monarşilerine benzer biçimde yönetiliyordu. Movorenj kralları, kendi soylarının Nuh’tan geldiğine inanıyorlardı. Bu tanıtım şekli, daha sonraki yüzyıllarda Masonluk tarafından da benimsenmiştir.

Merovee’nin oğlu 1. Clovis, 481 yılında tahta geçti. İktidarı döneminde Franklar, Roma kilisesine tabi olmayı kabul etti. Roma kilisesi rahibi kendisini, 384 yılında Papa ilan etmişti ancak Roma kilisesinin bu dönemde, diğer kiliseler üzerinde herhangi bir etkinliği bulunmamaktaydı. Cathar kilisesi, Papalığın ortaya çıkışında, Avrupa’da çok daha yaygın ve etkindi. Batı Avrupa’nın en güçlü kralı konumunda olan 1. Clovis ile Roma kilisesi arasında, 496 yılında bir anlaşma yapıldı. Anlaşma, Roma kilisesini en yüksek dini otorite olarak onaylıyor, kilise karşıtlarının ortadan kaldırılmasını ön görüyordu. Clovis’e de, “Yeni Konstantin” unvanı veriliyor ve Kutsal Kana sahip Movorenj kraliyet soyu, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun siyasi yöneticileri olarak, dinen de onaylanıyordu. Bu anlaşma ile dünyevi işleri Movorenj hanedanlığı tarafından yönetilen ve Roma kilisesine dayanan, yeni bir Hıristiyan Roma İmparatorluğu’nun kurulması adımı atılmış, Roma kilisesinin statüsü, Yunan Ortodoks kilisesi ile aynı seviyeye yükseltilmiş oldu.

Clovis’in 511 yılında ölümü ile imparatorluk dört oğlu arasında paylaştırıldı. Bu dört küçük krallık arasında sürekli bir çatışma dönemi başladı. Austrasie Krallığının varisi olarak 651 yılında doğan 2. Dagobert, 671 yılında, Vizigot kralının kız kardeşi ile evlendi ve Rennes şatosuna yerleşti. Catharların kutsal emanetlerini de içeren hazineler, bu şatoda toplanmıştı. Hazine ayrıca, Kudüs’teki Süleyman Mabedi’nin hâzinelerinin bir bölümünü de kapsıyordu. MS. 70’de Kudüs, Roma askerleri tarafından yakıldı. Tapınaktaki değerli hazineler Roma’ya taşındı. Yahudilerce çok kutsal olan Yedi Kollu Şamdan ve Ahit Sandığının Roma’ya getirildiğine dair bir taş kabartma bulunmaktadır.29 MS. 410’da Roma, Vizigotlar tarafından istila edildi. Süleyman’ın hâzineleri, Vizigotların eline geçti. Hazine, bir Vizigot kalesi olan Rennes’de saklanıyordu ve şato, Dagobert’e evlilik yoluyla geçince, hazine de Movorenjlere ulaşmış oldu.

Vizigotların desteğini arkasına alarak güçlenen ve topraklarını genişleten 2. Dagobert, kilise tarafından sapkın ilan edilen Cathar görüşlerine daha yakındı. Uyguladığı siyaset ile Roma kilisesinin gelişimini engelledi ve kil isi’ nin tepkisini üzerine çekti. Dagobert, 679 yılında Roma yandaşlarınca, bir suikast sonucu öldürüldü. Papa, suikastçıların başında bulunan ve Roma ideolojisine daha yakın olan Saray Reisi Pepin’in, Frenklerin yeni kralı olarak seçilmesini emretti. Böylece, Movorenj hanedanı ile Papalık arasında iki buçuk asır önce imzalanmış olan anlaşma da feshedilmiş oldu. Bu atama sonucu Papa, Tanrı ile krallar arasında en yüksek arabulucu konumuna yükseldi. Bütün krallar ikinci adam konumuna düşmüş ve Papanın hizmetine girmişlerdi. Roma, Papanın onayı
ile Batı Avrupa’nın başkenti oldu.

Pepin ile birlikte kraliyet, Movorenjlerden, Karolenj hanedanına geçmiş oldu. Ancak, kutsal olarak addedilen bir anlaşmanın yok sayılması ve bir yetki gaspı söz konusuydu. Bu yetki gaspı suçlamalarından kurtulmak için, 2.Pepin’den başlayarak Karolenj hükümdarları, Movorenj prensesleri ile evlilikler yaptı. Hanedana adını veren Movorenj soyu için konulan Kutsal Roma İmparatoru unvanı 800 yılında kendisine verilen, Charlemange oldu. Charlemange’ın karısı da bir Movorenj prensesi idi. Ancak tüm bu çabalar, kraliyetin Kutsal Movorenjlerin hakkı olduğu yolundaki iddiaların sona ermesini sağlayamadı. Karolenjleri ve diğerlerini gasp ediciler olaraktanımlayan, ileride ele alacağımız Sion Manastırı gibi bazı gruplar, 2. Dagobert’in oğlu Sigesbert ile sürmekte olan Movorenj hanedanını iş başına getirmek için, çalışmalarını sürdürdüler. Papalığın entrikaları sonucu Movorenjler yok edildi ve yerlerine Papa’nın emrinden çıkmayan Karolenj Hanedanı getirildi. Tek başlılık sağlandı, ancak imparatorluk armasına dokunulmadı. Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan sonra kurulan Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nda da aynı gelenek korundu ve imparatorluk arması çift başlı kartal olarak kaldı. Tüm Avrupa hanedanları kan bağı ile Movorenjlere akrabaydı ve onların sembolü haline gelen çift başlı kartal, ülkelere ve çağlara yayılarak bugünlere ulaştı. Rus Çarları, Avusturya İmparatorları, İngiliz soyluları, binlerce yıldır imparatorların, soyluların amblemi olan hep aynı amblemi, çift başlı kartalı gururla taşıdı.

4. yüzyüzyılda, Ariancılığı benimseyerek Hıristiyan olan Vizigotlar, 480 yılında Roma’yı ele geçirdi. Vizigot yönetimi altında Ariancılık, Hıristiyan dünyasında hakim unsur haline geldi. Ancak Vizigotlar, Movorenj hanedanının yıkılması sonrasında, 711 yılında, Roma Katolik Hıristiyanlığını kabul ettiklerini ilan ettiler. Vizigot ülkesindeki tüm Yahudiler katledilmeye başlandı. Bunun üzerine Yahudiler, 711 yılında İspanya’yı işgal eden Müslümanların yanma sığındı. 758 yılında Franklar ile bir anlaşma yapan Yahudiler, Septimania’da, Karolenj hanedanına bağımlı bir prenslik kurdu. Prensliğin başına geçen ve kutsal ailenin sürdürücüsü olan Sigesbert’in soyundan gelen Aymery, bir Frank adı olan Thierry adını aldı. Thierry, Guillem de Galone’nin babasıydı. Galone’nin annesi de Charlemange’ın teyzesi Alda idi. Kudüs fatihi Godfroi de Bouillon, kutsal mirasın sahibi Guillem de Galone’un soyundan geliyordu.Diğer bir deyişle, Godfroi de Bouillon da bir Movorenj idi. Guillem de Galone, 792 yılında, Galone kentinde bir akademi kurarak, ders vermeleri için dışardan bilim adamları getirdi. Kent kısa sürede Gnostik çalışmaların merkezi haline dönüştü. Galone kenti aynı zamanda Avrupa’daki Magdalena kültünün de bilinen ilk merkezi oldu. Bu kültte, Bakire Meryem yerine Magdalena ve onun rahmi kutsandı. Gotik katedrallerdeki bir anne ve bir çocuğu
tasvir eden figürler, İsa’nın annesi yerine, eşine ve onun çocuğuna izafeten yapılmıştı.

Sion Manastırı Vesikalarma göre, Movorenj soyunu devam ettiren Sigesbert Londra’ya kaçtı ve burada Razes dükü olan amcasının lakabı Plandart’ı kendisine isim olarak aldı. Rennes şatosunu da içine alan topraklara, amcasından sonra hükmetti. 790 yılında, aynı soydan gelen Gulliem de Gellone, Rennes kontu unvanını aldı. Aynı şecereye göre, Plandart soyundan gelen Godfroi de Boullion, Haçlı seferleri öncesinde Rennes Kontu idi.
Godfroi de Boullion, krallık için hak iddia eden yasal bir varisti, ancak günün koşulları, bu krallığın Avrupa’da oluşturulmasına imkân tanımıyordu. Bu nedenle Boullion, Müslümanların elinde bulunan kutsal topraklarda, Kudüs’te bir krallık oluşturmak için girişimlere başladı.

Godfroi de Bouillon’un kardeşi Loren dükü Baudoin, 1. Baudoin adı ile Kudüs’ün ilk Kralı olarak seçildi. 2. Haçlı seferlerinin hazırlayıcılarından olan Bouillon’un, Avrupa’daki tüm mal varlığını satarak Filistin’e gitmiş olmasından, kendisinin Kudüs’e yerleşmeye kararlı olduğu anlaşılmaktadır. Sion Manastırına ait “Gizli Evraklara” göre, 1099’da Kudüs’ün fethinin hemen ardından, işgalci komutanlar ve din yöneticilerinden bir konsil toplanarak, tahtı Bouillon’a teklif ettiler. Bouillon, farklı görevlerini öne sürerek bu teklifi reddedince, Krallığa kardeşi Baudoin getirildi.

Kudüs Hıristiyanlar tarafından Fatımilerin elinden alınmıştı. Ancak Fatımiler, bunu büyük bir kayıp olarak görmediler. Aksine, Müslümanlığın en tutucu kesimi olan Sünnilerle savaştıkları için Hıristiyanlarla ittifaka girdiler. Kudüs’ü geri alabilmek için Haçlılarla savaşanlar Sünnilerdi çünkü, Kudüs onlar için de kutsal bir şehirdi. Fatimilerin günümüzdeki ardılları olan Dürziler, mezhebe ait ritüellerde, Haçlılarla Batıni Müslümanlar arasındaki dayanışmanın örneklerini göstermektedir. Bu mezhebin bünyesindeki Hıristiyan kökenli bazı inanışların altında da söz konusu işbirliği yatmaktadır.

Selahattin Eyyubi’nin, 1171 yılında Fatimi devletine son vermesi, Sünni iktidarla sürekli mücadele içinde olan İsmaililer ile Haçlıların dayanışmasını daha da artırdı. İsmaililerin en radikal kolu olan Hasan Sabbah fedaileri ile Haçlıların önde gelen şövalyeler arasında, zaman içinde özel bir bağ oluştu. Fedailerin Templierlere vergi verdiklerine dair kimi belgeler günümüze kadar ulaştı.

Kudüs’e gelmelerinden sonra, Kral Baudoin tarafından Süleyman Mabedini korumakla görevlendirilen ve mabedin yerinde, M.S. 540’da, Bizans İmparatoru Jüstinyanus tarafından inşa edilmiş bulunan kilisede kendilerine yer verilen “İsa’nın Fakir Askerleri”, yeni görevleri nedeniyle isimlerini değiştirdiler ve “Knights Templar” (Mabet Şövalyeleri) adını aldılar. Bir süre sonra, bu şövalyelere ve örgütlerine, kısaca “Templierler” denilmeye başlandı.

Kaynak: Ezoterik Batıni Doktrinler Tarihi – Cihangir Gener

PAYLAŞ
Önceki İçerikMonarch
Sonraki İçerikTapınak Şövalyeleri-2
36 yaşındayım. Yıldız Teknik Harita Mühendisliği mezunuyum. Taşınmaz değerlemesi yapıyorum. Bilim,uzay, tarih,arkeoloji konularına ilgi duyuyorum. Ön Türk Tarihini araştırmaktan keyif alıyorum. Yüzüklerin Efendisi ve Türkler üzerine (Orta Dünya'nın Analizi) kitap çalışmam tamamlandı. Yakın zamanda yayımlanacak.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER