Aşık Veysel Şatıroğlu Kimdir? Bilinmeyen Yönleriyle Hayatı

0
426

Veysel Şatıroğlu, 1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Veysel’in dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama bugün özellikle dışarıdan bakanlar için ilginçtir. Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş ve Veysel’i yol üstünde dünyaya getirmiş. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yürüyerek köye dönmüştür. Veysel’lere yörede “Şatıroğulları” denmektedir. Babası “Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel’in dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veysel’den önce, iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını yitirmiştir (Aslanoğlu, 1967, 10). Veysel yedi yaşında iken Sivas’ta yeniden çiçek hastalığı salgını baş gösterir. Hastalığa yakalanan Veysel sol gözünü kaybeder, sağ gözüne de perde inmiştir. Veysel’in ahırda inek sağdığı bir gün hayvanlardan birinin boynuzu da öteki gözüne girmiş, belki kurtarılması mümkün olacak olan sağ gözünü de kaybetmiştir. Böylece küçük Veysel’in yaşamı boyunca sürecek olan karanlık günleri başlamıştır (Kaya, 2011, 22; Alptekin, 2009, 4; Binyazar, 1973, 16; Küçükakın, 2011, 3; Erol, 2007, 5, Özen, 2009, 14; Alkan, 2001, 11; Ataş, 1998, 12; Kutsi, 1993, 12 ). Bazı kaynaklarda Veysel’in aniden başını çevirmesiyle sağ gözüne giren nesnenin hayvan boynuzu değil de babasının elinde bulunan sopanın ucu olduğu belirtilmiştir (Yalçın, 2000, 32; Dostlar Beni Hatırlasın, 2001, 5; Alkan, 2001, 11).

Veysel gözlerini kaybettiği zaman tüm ailesi bu duruma çok üzülmüştür. Özellikle kız kardeşi Elif karanlık dünyasında Veysel’in sürekli yanı başında ve yardımcısı olmuştur. Öyle ki yıllar geçtikten sonra bile Veysel; Elif’in kendisi için çok önemli olduğunu, onun hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğini her fırsatta dile getirmiştir (Özen, 2009, 14; Kaya, 2011, 21).

Veysel gittikçe içine kapanmaktadır. Veysel’in babası Karaca Ahmet, oğlunun durumuna üzülmekte, ilerde ona kimin bakacağını düşünmektedir. Oğlunun çift süremeyeceğini, ekin biçemeyeceğini bilen Ahmet Ağa, oğlunun saz çalmayı öğrenmesini istemiştir. Çünkü babası, iki gözü de görmeyen oğlunun ancak bu yolla; köy odalarında, toplantılarda ve kahvelerde saz çalarak, ekmek parasını kazanabileceğini düşünmektedir. Bu endişe ile kıvranan baba, çocuğunun geleceği adına uykularını kaçıran gecelerden sonra, günün birinde hem öğrenmesi, hem de eğlenerek zamanını geçirmesi arzusuyla oğluna üç telli bir saz satın alır (Kaya, 2011, 23; Alptekin, 2009, 5; Küçükakın, 2011, 4).

Veysel’in yaşadığı yer, Emlek Yöresi olarak adlandırılan Sivas’ın âşığı-ozanı bol bir diyarıdır. Veysel’in babası da şiire meraklı, tekkeyle içli-dışlı biridir. Zaman zaman yöre ozanlarının da baba Şatıroğlu Ahmet’in evine uğrayıp, hep beraber saz çalıp türkü söyledikleri sıklıkla dillendirilen hususlardandır. Veysel orada söylenenleri merakın eşlik ettiği dikkatle dinlemektedir. Babası da Veysel’e halk ozanlarından şiirler okuyup, ezberleterek oğlunu hem âşık geleneğinde bir ozan olarak yetiştirmeye hem de içinde bulunduğu durumdan dolayı hayata küsmemesi için teselli etmeye çalışmaktadır. Başka bir deyişle baba, oğlunun yoksunluğu ve engellenmişliği ile başa çıkabilmesi için olumlu stratejiler geliştirmesine destek sağlamaktadır.

Anlatıldığına göre komşuları Molla Hüseyin de zaman zaman Veysel’in sazını düzenler, kırılan tellerini takarmış. İlk saz derslerini babasının arkadaşı Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık Alâ) alan Veysel kendini iyice saza vermiş; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamıştır. Veysel, karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali sayesinde tanışmı ve onunla âşık geleneğine adım atmıştır. Bunun yanında Emlek yöresi âşıklarından Ali İzzet Özkan, Mihmanî (Yüzbaşıoğlu), Devranî, Aziz Üstün, Hüseyin Gürsoy, Ali Özsoy Dede gibi sîmalar, Veysel’in bu vadide ilerlemesinde büyük pay sahibi olmuşlardır. Veysel’in düşünce dünyasının zenginleşmesinde, ufkunun açılmasında Mescit köyündeki Salman Baba’nın payı şüphesiz daha büyüktür. Her sanatta olduğu gibi saz sanatında da önceleri çok acemi olması, başkaları gibi ustaca saz çalamaması Veysel’in şevkini kırsa da, gerek babasının ısrarıyla gerek kendisinin yavaş yavaş saza hâkim olmasıyla, daha yirmili yaşlarındayken iyi saz çalan, kaliteli şiir okuyan bir halk sanatçısı olmuştur (Kaya, 2014, 38-46; url1)

Birinci Dünya Savaşı’nın çıktığı yıllarda 20 yaşına yaklaşmış, iki gözü de görmeyen Veysel, arkadaşlarının askere gittiğini gördükçe üzülmekte ve köyünde yalnızlık yaşamaktadır. Köyde askere gidemeyen tek genç erkek olarak kalması ona zor gelmektedir (Öz, 1994, 6). Orduya katılmayı isteyen, vatan savunmasında yerini almayı arzulayan Veysel’in, tüm bu isteklerini engelleyen faktör görme engelli olmasıdır. Veysel, çok arzu etmesine rağmen asker olamamıştır (Küçükakın, 2011, 6; Özen, 2009, 16; Alkan, 2001, 13). Alptekin’in (2011, 24) aktardığına göre Veysel askere gidemeyişini Bakiler’e şu şekilde anlatmıştır: “Gençlik yıllarımda en büyük üzüntüyü Birinci Dünya Savaşı çıktığında yaşadım….Benim emsallerim de askere gitti.Yirmi yaşımda olduğum halde gözlerim görmediği için beni askere almadılar. Köyde yaşlı erkeklerle, kadınlarla baş başa kaldım. Çok mütessir oldum…. Çok acı çektim.” Yine Alptekin’in (2009, 8) aktardığına göre Aşık Veysel’in eşi Gülizar Hanım şunu ifade etmiştir: “Ata’ya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı o kadar olur.”

Atatürk’e ağıt

Veysel’in anne-babası “biz ölürsek ona bakan olmaz” endişesiyle onu güvenilir buldukları akrabalarından Esma isimli bir kızla evlendirmişlerdir. Bu evlilikten Veysel’in bir oğlu, bir de kızı dünyaya gelmiştir. Esma çok güzel bir kadındır. Veysel’le sekiz sene kadar evli kalır. Veysel güzel karısı Esma’yı herkesten kıskanır. Bu kıskançlık zamanla Esma’yı rahatsız etmeye başlar. Dahası Veysel’in kıskanmakta haklı olduğu ortaya çıkar. Zira Esma komşularından Hüseyin isimli bir delikanlıyla kaçar. Esma ile 8 yıl evli kalan Veysel’in karısı tarafından aldatılması ve kendisini bırakıp gitmesi onda onarılması çok zor yaralar açmıştır (Alptekin, 2009, 7; Küçükakın, 2011,5; Öz, 1994, 7). Bu durumu “Memlekete destan oldum / Karım beni beğenmedi / Eşten oldum dosttan oldum / Yarim beni beğenmedi” (Kaya, 2011, 192) şiiriyle ifade eden Veysel başka bir şiirinde “Zalim kafir yetim koydun kuzumu “ diyerek de karısını kaçıran kişiye sitem etmektedir (Öz, 1994, 10)

Bu olay üzerine günlerce yemeden içmeden kesilen Veysel, ne yapacağını bilmez, hatta kimsenin yüzüne bakamaz hale gelir. Kapı komşularından arkadaşı Kürt Kasım bir gün: “Gel seninle Zara’ya gidelim. Burası benim memleketim, akrabalarımlar var, rahat ederiz. Biraz açılırsın.” teklifinde bulununca, bu teklifi kaçırmaz ve ilk kez Sivrialan’ın dışına çıkar (Kaya, 2011, 26; Öz, 1994, 7). Veysel’in Kürt Kasım’la Zara’ya gitmesi birden bire ufkunu değiştirir. Veysel, Zara’nın köylerini bir süre dolaşır. Kürt Kasım onu değişik tekke ve türbelere götürür. Köyünden farklı şeyleri buralarda hissetmesi Veysel’i tasavvuf ağırlıklı ilk şiirlerini yazmaya iter. Veysel’in saz çalmasına kendi imal ettiği sazı ve kemanı ustalıkla kullanan Kürt Kasım’ın rolü çok fazladır (Özen, 2009, 17; Kaya, 2011, 26; Öz, 1994, 10).

Veysel’in ilk gezisi olan Zara seyahati onun dış dünya ile temasına, farklı deneyimler yaşamasına, gönül gözünün açılmasına, ufkunun ve vizyonunu şekillenmesine zemin hazırlamıştır. Zara, hem türkülerini rahatça çalıp söylediği, hem de kendisine ikinci bir evlilik imkânı sağlayan yer olmuştur. Bu anlamda orası onun için bir dönüm noktası, adeta yeniden doğuş yeri olmuştur. Zara’da Yalıncak Baba türbesinin işlerine bakan Gülizar Hanımla evlenen Veysel’de Esma’nın aşkı küllenmeye başlamıştır. Ancak kalıntıları hala onun içinde ince bir sızı olmaya devam edecektir. “Giden gitti bir daha dönüşü yoktur” düşüncesiyle kendisine yeni bir yol çizen Veysel çektiği çilelerle ruhen pişme ve olgunlaşma yolunda ilerlemeye başlamıştır. Bu yol Veysel’i Sivrialan Köyü’nden, yani yerel ve mahalli olandan evrensele doğru taşımıştır. Onun burada bahsi geçen evrenselliğe ulaşmasının başlangıç tarihi 5 Ocak 1931’dir (Öz, 1994, 10)

1930 yılında Sivas’ın Maarif Müdürü Ahmet Kutsi Tecer’le tanışan Veysel, 1931 yılında düzenlenen Âşıklar Bayramı’na katılmıştır. Üç gün bayramda çalıp söyledikten sonra kendisine “Halk Şairi” olduğuna dair belge verilmiştir (Kaya, 2011, 41; Alptekin, 2009, 9). O tarihe kadar köyden çıkmayan Veysel “Halk Şairi” belgesi alınca, şehir şehir gezmeye, farklı ortamlarda ve mekânlarda çalıp söylemeye başlamıştır. İlk zamanlar İbrahim isimli ahbabıyla Anadolu’nun birçok ilini gezen Veysel’in, daha sonraki yol arkadaşı Veysel Erkılıç olmuştur (Alptekin, 2009, 11). Halk arasında “Küçük Veysel” olarak anılan Erkılıç’ın 1960 yılında vefat etmesinden sonra Âşık Veysel, oğlu Ahmet’le birlikte kışın çeşitli vilayetleri gezmeye devam etmiş, yazın da köyde dinlenip, oğluyla ziraat yapmıştır (Bakiler, 2011, 17).

Âşık Veysel, ilk şiirini 39 yaşında, Cumhuriyetimizin 10. Yıldönümü dolayısıyla yazmış, sazıyla birlikte çalıp söylemiştir. İlk yazdığı şiir olan “Cumhuriyet Destanı” ile şiir dünyasına adım atan ve kendisini kabul ettiren Veysel, şiirlerini kendisine has bir söyleyiş ve çalışla türküleştirerek kalabalıkların karşısına çıkmış, şöhreti kısa zamanda tüm Türkiye’ye yayılmıştır. Ankara’da Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanan şiirlerinden sonra, sesini ve sazını radyo mikrofonlarıyla duyurmuştur. Milyonların karşısında çalıp söylemiş, o yıllarda Türkiye’nin çeşitli illerini adeta adım adım dolaşmıştır (Kaya, 2011, 43; Alptekin, 2009, 10; Bakiler, 2011, 20-27).

Çok fakir bir aileden gelen Veysel’in, zaman zaman geçim sıkıntısı yaşadığı bilinmektedir. Bu dönemlerinde ona en çok yardımcı olanların başında Ahmet Kutsi Tecer gelmektedir. Tecer’in gayretiyle Veysel’in şiirleri ilk kez 1944 yılında küçük bir kitapçıkta bir araya getirilmiştir. Yine Tecer, devrin iktidar yetkililerine başvurarak onun köy enstitülerinde saz öğretmeni olmasına imkân sağlamıştır. (Alptekin, 2009,15). Bir süre saz hocalığı yapan Veysel, 1946 yılında saz hocalığından ayrılıp köyüne dönmüştür. Burada geçimini çiftçilik yaparak kazanan Veysel, Sivrialan’ı ilk defa bereketli bir meyve bahçesiyle güzelleştiren kişi olmuştur. 1950’li yıllar Veysel için yeni, canlı, bereketli ve umut yüklü yıllar olmuştur. Şiir kitapları, plakları ve konserleri ile ekonomik olarak rahatlayan Veysel’in yavaş yavaş yüzü gülmeye başlamıştır. 13 Mayıs 1952’de İstanbul’da Veysel için bir jübile düzenlenmiştir. Bu jübilede Ahmet Kutsi Tecer, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eflatun Cem Güney ve Behcet Kemal Çağlar O’nun için konuşma yapmışlardır Aşık Veysel’in hayatı 1953 yılında Metin Erksan’ın yönetmenliğini yaptığı “Karanlık Dünya” isimli filmle sinemaya uyarlanmıştır (Bakiler, 2011, 29-32; Kaya, 2011, 31). 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanun çıkartarak ana dilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı kendisine aylık bağlamıştır (Binyazar, 1973, 19; Kaya, 2011, 36).

Veysel hakkında bugüne kadar çok sayıda kitap ve makale kaleme alınmış, bir kısmı yayınlanmış onlarca konferans ve panel düzenlemiş, radyo ve televizyon programları yapılmış, anma günleri tertip edilmiştir. “Milliyet Sanat Dergisi”, “Sivas Folkloru Dergisi”, “Türk Folklor Araştırmaları”, “Halk Ozanlarının Sesi” gibi dergiler Âşık Veysel Özel Sayısı hazırlamışlardır (Kaya, 2014, 35, 133-136; Alptekin, 2009, 25- 27). Ayrıca ülke dışında da onun hakkında İngilizce ve Fransızca makaleler yayınlanmış ve Almanca doktora çalışması yapılmıştır.

Veysel, 1973 yılının 21 Mart günü akciğer kanserinden vefat etmiştir. Gözlerini dünyaya açtığı yerde toprağa karışmak isteyen Veysel’in cenazesini, vasiyetine aynen uyarak kaldırmışlardır. Mezarını dünyaya geldiği yerde açmışlar ve onu sazıyla birlikte kabrine indirmişlerdir. Ancak daha sonra o sazı getirip eski yerine asmışlardır (Bakiler, 2011, 37). Türkiye’de bir halk şairi olarak, ilk defa onun evi müze haline getirilmiştir. Veysel’in ölümünden sonra Hürriyet Gazetesi’nin açmış olduğu bir kampanya ile kısa sürede 335 bin lira para toplanmıştır. Bu paranın iki yüz bin lirası ile heykeli yapılmış; kalan para ise köyüne elektrik getirilmesine, mezarının yapılmasına ve köy ilkokulun ihtiyaçlarına ayrılmıştır (Küçükakın, 2011, 10; Kaya, 2011, 33).

Dünya Görüşü ve Kâinatı Kavrayış
Aşık Veysel’in Sivas’ın hiç bilinmeyen, dünyadan ve devletten kopuk bir köyünde doğduğu yıllarda, bütün Osmanlı ülkesinde olduğu gibi her yerde açlık ve kıtlık vardı. Sivrialan köyü de bunlardan daha da iyi değildi. Köyün üretimi çok düşüktü. Üretim yapacak erkeklerin büyük bir çoğunluğu Yemen ve diğer Arap çöllerinde savaşta ölmüştü. Kalanların bir kısmı askerdi. Veysel’in gençlik yılları yalnızlık ve kadınlarla geçiyordu. Köye arada bir yaşlı halk ozanları, ocakzâde dedeler ve Bektaşî babaları uğruyordu.

Bir sanatçının dünya görüşünü elbette, yaşadığı sosyal çevre belirlemektedir. Veysel’in çocukluk ve gençlik yıllarındaki olumsuz tecrübelerin, onun yaşama bakışını nasıl değiştirdiği önemlidir. Yine bu tecrübelerin onu nasıl bir küskünlüğe ittiğine, nasıl bir ruh haline sürüklediğine dikkat edilmelidir. Bu sosyal çevreye, bir de göz gibi fizikî eksiklik eklenirse Veysel’i anlamak, şiirlerini de tahlil etmek daha kolay olur. Gözlerinin görmeyişi, onu bütünüyle etkilemiştir. Öyle ki: “Kuş olsan da kurtulmazdın elimden / Eğer görsem idi göz ile seni” derken Âşık Veysel’in bu anlamda duyduğu hasretin ne kadar derin olduğu kolaylıkla anlaşılır.

Kendini evrenin bir zerresi sayan Veysel, zaman zaman gerçekçi bir anlayışı kullansa da, onun dünya görüşüne kaderciliğin egemen olduğu ileri sürülebilir. O’nun yaşamdan haz duyar gibi görünmesini köklü bir yaşama sevinci biçimde yorumlamak yanlış olur. Veysel zaman zaman umutsuzluğa ve hiçlik duygusuna kapılmıştır, ama sürekli olarak yaşamı araştırma ve anlamlandırma çabasındadır. Körlüğüne karşın, hiçbir zaman yaşamdan bezmiş görünmez. Sağ oldukça umudun yaşadığı kanısındadır. Bu da onun yaşam felsefesinin önemli yanlarından biridir. Hayatı boyunca körlüğünün acısını çeken Veysel, bir süre sonra da bir bunalım içinde, yolunun yokuşa dayandığını duymuş, yaşlılığı konu eder olmuştur. “Saz iniler Veysel ağlar tel coşar.” diyen şair acı çekmeyi insanın kaçınılmaz bir duygusu sayar ve acıdan yakınmaz. Bir bakıma Veysel, bir dert doğuranıdır. Dağların çiçek açması gibi, Veysel’de dert açar. Çünkü ozan, aslında dertli adamdır. Ozan ağlayacak, ağlatacak, böylece ozanlığını gösterecektir (Binyazar, 1973, 42, 46). ‘Dert’ şiirlerinde ele aldığı başlıca temalardan biridir. Bu öyle bir derttir ki, insan onu çekmeye başlayınca bir daha aynı olamaz; aynı gözlerle dünyaya bakamaz, aynı sesleri duymaz; benliği ve zihni bütünüyle başka bir hale dönüşür. Bu dert, gündelik ve geçici yaşama dair kaygıların ötesinde hayata, insanlara, Âşık ve maşuka dair bir arayıştır (Ünlü, 2010, 162). “Anlatamam Derdimi” şiirinde bu arayış görülmektedir: “Anlatamam derdimi dertsiz insana / Dert çekmeyen dert kıymeti bilemez / Derdim bana derman imiş bilmedim / Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz. Gülü yetiştirir dikenli çalı / Arı her çiçekten yapıyor balı / Kişi sabır ile bulur kemâli / Sabretmeyen maksûdunu bulamaz.” (Kaya, 2011, 341).

Veysel’e göre yaşam uzun ince bir yoldur. Uzunluk yaşam sürecinin zaman yönünden değeri, incelik de yaşam sırasında karşılaşılan zorluklardır. Bu çetrefilli yolda gündüz gece giden Veysel, uykuda dahi yürüdüğünün bilincindedir. Dünya iki kapılı bir han gibidir. Kapının birinden girilecek, birinden çıkılacaktır. Menzile yetişmek için gece gündüz gidilecektir. Maddenin sonsuzluğu ilkesine göre ölüm, bir “devr-i daim” e başlamaktır. Ele geniş ona dar olan dünyada Veysel, bunalımlar içinde, bir geminin deryada bocaladığı gibi bocalamakta olup kendini bir yere yerleştirememenin acısını çekmektedir (Binyazar, 1973, 40).

Günay’a (1993, 40) göre herhangi bir tarikatın üyesi olmayan saz şairlerinin dünya görüşleri, kâinatı kavrayışları ve örnek insan tipi kabulleri İslamî inanç sisteminin Türk halkınca benimsenen şekline bağlıdır. Tanrı lütfu olarak kendilerine verildiğine inandıkları birlik yeteneği ve diğer nimetler için Allah’a şükrederler ve Allah’ın yüceliğini daima dile getirirler. Veysel’in şiirlerinde de bu kabulü görmek mümkündür. “Senin Yolunda” adlı şiirinde Allah yolunda bir yolcunun kat ettiği merhaleleri görmek mümkündür. Türk-tasavvuf kabullerine göre insan Allah yolunda nasibince ilerleyebilir ancak hep çaba sarf etmekle yükümlüdür.

“Heder oldu gençlik çağım / Soldu çiçeğim yaprağım / Ben ne idim nasıl oldum / Kahi doldum kâh boşaldım / Yandım yakıldım kül oldum / İşte geldi sonbaharım / Beni ister sadık yarım / Elinden bir dolu içtim, türlü türlü derde düştüm / Cümle varlığımdan geçtim / Dilsiz oldum pepeledim, yağmur oldum sepelendim, toprak oldum tepelendim / Senin yolunda yolunda” (Kaya, 2011, 139) dizeleri bu düşüncelere işaret etmektedir.

Kaynak: Çukurova Üni./Sosyal Bilimler Ens. /Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı- Aşık Veysel Şatıroğlu’nun Şiirlerinde Din ve Dindarlık – Esra Çerkezoğlu 

 

Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması yayımlandı. Bugüne kadar sayısız araştırma yapıldı. Kitaplar, makaleler yazıldı. Ancak tam anlamıyla deşifre edilemedi. Bu konuda rehber bir kitap olacak. Kısacası, Tolkien’in romanı yazarken yaptığı kokteyli nasıl hazırladığını göreceksiniz. Bunun yanında Türk kültürünün diğer kültürlerle olan derin bağlarını da. Röportaj için buraya tıklayın. Kitabı imzalı satın almak için buraya tıklayın. Kitabı indirimli satın almak için buraya tıklayın.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here