Şair Baki Kimdir?


XVI. yüzyıl Osmanlı edebiyatının büyük şairi Bâkî 1526-1527 yılında İstanbul’da doğmuştur. Asıl adı Mahmud Abdülbâkî’dir. Babası Fatih cami
müezzinlerinden Mehmet Efendi adında bir kişidir. Bâkî, fakir bir ailenin çocuğudur. Babası Bâkî’yi küçük yaşta sarâc çırağı yapmıştı. (Orhan Şaik Gökyay, Bâkî’nin saraç çıraklığı değil, “sirâc” çıraklığı yaptığını ve bunun da camilerde kandilleri yakıp söndürmekle, yağlarını koymakla ve fitillerini kesmekle vazifeli kimselere verilen ad olduğunu ortaya koydu.) Bâkî bu işte bir süre çalıştıktan sonra medrese derslerine devam etmeye başlamış, zekası, okuma isteği ve yeteneği sayesinde kısa zamanda kendini göstermiştir. Medrese öğreniminde özellikle devrin tanınmış müderrislerinden Ahaveyn lakabıyla anılan iki kardeş; karamanlı Ahmed ve Mehmed Efendi’lerden çok yararlanmıştır.

Medresede ders arkadaşları arasında birçok yetenekli kişi, bu arada 14 şair vardı: İleride büyük bir ün kazanacak olan şair ve âlem Nev’î, şair Üsküblü Vâlihî, Edirneli Mecdî, XVI. yüzyılın büyük âlim ve tarihçilerinden Hoca Sa’deddin Efendi ile birlikte ders okumuştur. Bu bilim ve şair çevresinde Bâkî genç yaşta şiire başladı ve 20 yaşlarında iken İstanbul’da genç şairler arasında kendini kabul ettirdi. Hocası Karamanlı Mehmed Efendi adına söylediği “Sünbül Kasidesi” şair olarak ününün daha çok artmasına sebep oldu. Bu sıralarda devrin şiir üstadı bilinen Zâtî’nin Beyazıt Camii avlusundaki remilci dükkanına devam etmeye başlamıştı. Zâtî’nin dükkanı bu devirde bir edebiyat okulu durumundaydı; genç şairler buraya gelir, şiirlerini Zâtî’ye okur, onun fikirlerini alır, şiirlerini devrin üstadına beğendirmeye çalışırdı. Bu genç şairler arasında en yetenekli olanı da Bâkî idi.

Bâkî, Zâtî’nin dükkanına ilk gelişini şöyle anlatmıştır: “İlk gazelim olan

Her kaçan gönlüme fikr-i ârız-ı dilber düşer
Gûyiâ mir’âta aks-i pertev-i hâver düşer

matla’lı gazelimi Reis-i Şa’irân-ı Rum olan Zâtî’ye götürdüğümde yaşımın küçük olması sebebiyle, bu şiiri benim yazdığıma inanmadı. Kimsenin şiir hazinesine ve söz cebine el uzatmamam gerektiğini, bunun çok kötü ve ayıp bir şey olduğunu söyleyerek öğütler vermeye başladı. Son derece utandığımdan cevap verecek kudreti kendimde bulamadım. Sadece “Hayır bu şiir benimdir” diyebildim. Bunun üzerine Zâtî, beni sınamak için kendi Divanı’ndan bazı yerler gösterip sorular sordu; bu şiirlerin nazik yerlerini, inceliklerini göstermemi istedi. Üstadın kulakları ağır işittiğinden önemli yerleri şiirler üzerinde parmağımla göstererek açıklamak zorunda kaldım. Üstada ikinci gidişimde,

Gülşen istersen işte meyhâne
Gül-i handan gerekse peymâne
N’ola dehr içre nişânım yog ise ankâyım
Ne aceb seyl gibi çağlamasam deryâyım

matla’lı gazellerimi götürdüm ve sonunda Zâtî’yi bu şiirlerin başkalarının olmadığına ve benim söylediğime inandırabildim. Bunun üzerine beni uzun uzun övdü, dualar etti.”

Bunu da okuyabilirsiniz  Isaac Newton

Kanunî Sultan Süleyman’ın Süleymaniye Camii çevresinde yaptırmaya başladığı medreselerden ikisi 1553’de tamamlanarak öğretime açılmıştı. Padişah çok önem verdiği bu medreselerden birinin başına Kadızâde ötekine de Mimârzâde Efendileri getirmişti. Bâkî o yıl devrin tanınmış âlimlerinden olan Kadızâde Şemseddin Ahmed Efendi’nin derslerine devama başladı. Bu tarihte 26-27 yaşlarında bulunuyordu. Zekası ve çalışkanlığı ile kısa zamanda hocasının gözüne girerek, onun yardımıyla Süleymaniye medresesinin yapılmakta olan öteki binalarının yapımına nezaretçi olarak atandı. Bir taraftan öğrenimini sürdürürken, öte yandan da bir yıl kadar bu görevi yürüttü. 1555’de Nahçıvan seferinden dönen Padişah’a sunduğu,

Etdi şehri şeref-i makdem-i sultân-ı cihân
Reşk-i bağ-ı İrem ü gayret-i gülzâr-ı cinân

matla’lı kutlama kasidesinde, bir yıl bu görevde bulunduğundan ve üç yıldır medrese hücrelerinde yatıp kalktığından sözederek sultanın yardımını rica etti. Böylece kendini Kanunî Sultan Süleyman’a tanıttı.

Bu sıralarda hocası Kadızâde Şemseddin Ahmed Efendi Haleb kadılığına gönderilince Bâkî’yi de beraberinde götürdü. Bâkî, Haleb’de dört yıl kadar kaldı. 1560 yılında yine hocası ile birlikte İstanbul’a dönerken Konya’da tanıştığı Ebussuûd-zâde Mehmed Çelebi’yi görerek ondan babasına hitaben bir tavsiye mektubu aldı. Bâkî böylece devrin tanınmış kişileri ve devlet büyükleriyle tanışıklık kurmaya başladı. Çeşitli medreselerde müderrislik verilerek ödüllendirildi. Bâkî, İstanbul’da Mahmud Paşa medresesi müderrisliğine getirildiğinde 38 yaşında bulunuyordu.

Bâkî artık, kendi bir şair olan ve Muhhibbî mahlasıyla şiirler yazan Padişah’ın gözüne girmiş, şiirlerini kabul ettirmiş, ondan ihsan ve lutuf görmeye başlamıştı.

Bâkî’nin hayatının Padişah’ın himayesindeki bu rahat ve mutlu devri ancak iki yıl kadar sürdü. 1566 yılında Kanunî Sultan Süleyman’ın ölümü ile yeniden korumasız ve üstelik bu çabuk ilerleyişini kıskanan birçok dostunun düşmanlığı ile karşı karşıya kaldı. Sultan Selim II’in Osmanlı tahtına oturmasıyla Bâkî, bir cülûs kasidesi sundu:

Bi-hamdilillah şeref buldı yine mülk-i Süleymânî
Cülûs etti sa’âdet tahtına İskender-i sânî

Ama bu çalışması, Bâkî’nin müderrislikten uzaklaştırılmasını önleyemedi. Ancak üç yıl sonra tekrar Murat Paşa ve az sonra Eyüb Sultan Medresesine atanmakla durumunu düzeltebildi. Bâkî, müderrislikte derece derece yükselerek 1573’de Sahn-ı semân müderrisi oldu, bu arada gerek sunduğu şiirler ve gerek Feridun Bey’le, Sadrazam’ın yardımıyla Padişah’ın huzuruna kabul edilmeye başlamıştı. Artık devrin büyük âlim ve şairlerinden sayılıyordu. Sultan Selim’e çeşitli vesilelerle şiirlerini sunmaya başladı.

Bâkî’nin ünü doruk noktasına erişmişken bu arada, büyük bir tehlike geçirdi: Üçüncü padişah tarafından da korunduğunu gören düşmanları, bir gazelini padişaha göstererek, onu gözden düşürmeye çalıştılar. Gazeldeki,
Cihânun nimetinden kendi âb u dânemiz yeğdir
Elin kâşânesinden gûşe-i vîrânemiz yeğdir


beyti ile Padişah’ın ihsan ve iltifatlarını küçümsediğini ve,

Bunu da okuyabilirsiniz  Dünya Derbileri Fenerbahçe - Galatasaray

Gınâ sadrındaki mağrûr u nâ-âsûde serverden
Fenâ bezminde hâb-âlud olan mestânemiz yeğdir
beyti ile de, gençliğinde çok içki içen ve bunu

“Benim tab‘-ı Selîmim bâde-i hamrâya mâ’ildir”

mısrasıyla da anlatan Sultan Selim’e işâret edildiğine Sultan Murad’ı inandıracak ve bundan “babanı sana tercih etmiştir” sonucunu çıkararak Padişah’ın gazabını Bâkî’nin üzerine çekmeyi başardılar. Sultan Murad, Bâkî’yi Süleymaniye müderrisliğinden attığı gibi, İstanbul’dan da uzaklaştırılmasını buyurdu. Telaşa düşen dostları bu gazelin başka birine ait olduğunu söyleyerek Bâkî’yi kötü bir felaketten kurtardılar. Yine de İstanbul’dan uzaklaştırılarak Edirne’de Selimiye Müderrisliğine gönderilmesini önleyemediler.

Devlet kademesi içerisinde şiir kabiliyetinin etkisiyle birçok devlet adamına, padişahlara kendini tanıtıp sevdirmiş ve bunun etkisiyle devlet kademesinde çeşitli görevler almıştır. En sonunda Anadolu kazaskerliğine terfi ettirilmiştir. İki sene hizmetten sonra azledilmiş, 1590’da tekrar Anadolu kazaskeri olmuş ve 1591’de terfîen Rumeli kazaskerliğine getirilmiştir.

Böylece ilmiyle mesleğinin en yüksek derecelerine ulaşmıştır. Artık önünde şeyhülislâmlıktan başka yükseleceği makam kalmamıştır. Fakat bu emeline kavuşamadan emekliye ayrılmak zorunda kalmıştır. Ardından vefat etmiştir. Dört padişah görmüş, devrinin en büyük şairi olarak tanınmış, devletin en yüksek kademelerinde yıllarca görev yapmış olan Bâkî, şanına uygun, büyük bir törenle toprağa verilmiştir. Şeyhülislâm başta olmak üzere bütün devlet büyükleri, vezirler, şairler, âlimler Fatih Cami’sinde yapılan cenaze törenine katılmışlardır. Cenaze namazını, şeyhülislâmlıkta son rakibi olan Şeyhülislâm Sun’ullah Efendi bizzat kıldırmıştır.

Bâkî, kendi çağında ve sonraki yüzyıllarda yetişen sanat ve edebiyat adamlarının çoğunun belirttiği gibi, şiirde söyleyişe yenilik getirmiş, imâle ve zihaf denilen dil kusurlarını asgariye indirmiştir. Ahmedî’den Bâkî’ye kadar gelen şâirler, Türkçeyi aruza uydurmak için yapılan, hecelerde uzatma ve kısaltma şeklinde özetlenebilecek bu kusurları belli nispette git gide azaltmışlardır. Bâkî’nin şiirlerinde bunlar okuyanın dil zevkini incitmeyecek dereceye düşmüştür.

Zevk ve eğlenceye düşkün, yaşamayı seven, neşeli, hoşsohbet olarak bilinen şairin gazellerine hayatın zevklerini yaşamak, geçici olan bu hayatta olabildiğince gününü gün edip eğlenmek gerektiğini anlatan bir anlayış hâkimdir. Onun şiirlerindeki aşk, dünya aşkıdır, şiirlerinde tasavvufi ve dinî söylemler bulunmamaktadır. Bu bakımdan Bâkî, şiiri manevi ıstırap ve acılar etrafında dönen çağdaşı Fuzûlî’den büyük ölçüde farklıdır. O derin ve büyük ıstırapların şairi olmak yerine hayatın zevk ve eğlencelerine yönelmiş bir şiir ustasıdır. Bâkî’de esas olan coşkun ilhamlar değil, şekil üzerinde durarak şiirini ince hayaller, nükte ve tevriye başta gelmek üzere türlü edebî sanatlarla işleyip zenginleştirmektir. Aşağı yukarı her büyük şairin dîvânında bulunan tevhid, münâcât, na’t gibi dinî ve bazen tasavvufi muhtevalı manzumeler Bâkî’nin Dîvân’ında yoktur. Mekke kadılığında bulunmuş bir şairin bir na’t bile yazmamış olması düşündürücüdür. Yaşadığı devirde yazılmış bütün kaynaklar Bâkî’den daima saygıyla ve övgüyle söz etmişlerdir. Bâkî’yi bulabildiğimiz ilk kaynak Lâtifî Tezkiresi’dir

Bunu da okuyabilirsiniz  İsmail Hakkı Dümbüllü

Tanzimat’tan sonra Ziya Paşa, Recaizâde Ekrem, Muallim Naci, Fuad Köprülü, Tanpınar, Kaplan gibi üstatlar, onu dîvan şiirinin en iyileri arasında görmüşlerdir. Çağımızın üstün şairi Yahyâ Kemâl, Bâkî’ye nazireler, taştirler söylemiştir. Nitekim Yahyâ Kemâl, Yavuz Sultân Selîm için kaleme aldığı terkib-i bend şeklindeki Selîmnâme’sini dahi Bâkî’nin Kanunî’ye olan Mersiye’sine özenerek yazmıştır. Türk tarih ve edebiyatında derin incelemeler yapmış olan Alman tarihçisi Hammer ise Bâkî’yi büyük İran şairi Hâfız-ı Şirazî ile bir tutacak derecede beğenmiştir. 

Türkçe, İstanbul halkının kullandığı sözler ve deyimlerle süslenmiş temiz dil, şiirimize Bâkî tarafından yerleştirilmiş ve XVIII. yüzyılda Nedim’le en yüksek derecesine ulaştırılmıştır.

Bâkî’nin manzum ve mensur eserleri bulunmaktadır. Ancak Bâkî, edebiyat tarihimizdeki yerini Dîvân’ıyla yapmıştır. Dîvân, Kanûnî’nin isteğiyle onun sağlığında düzenlenmiş olup daha sonra yazdığı yeni şiirlerin de eklenmesiyle değişik tarihlerde Dîvân’ın yeni ve farklı tertipleri ortaya çıkmıştır. Şairin ölümünden 30 yıl kadar önce düzenlenmiş olan Dîvân’ın Türkiye ve Avrupa kütüphanelerinde çok sayıda yazma nüshası olup eser muhtelif tarihlerde değişik kişilerce bastırılmıştır. Bâkî Dîvânı’nın ilk baskısı İstanbul’da yapılmıştır. Bu ilk baskıdaki şiir sayısı daha sonraki baskılara göre oldukça eksiktir. Dîvân’ın ikinci baskısı gazeller esas alınarak Hollanda Leiden’da Bâkî’s Diwan-Ghazallijjat adıyla yapılmıştır. Bâkî Dîvânı’nın üçüncü baskısı Sadeddin Nüzhet Ergun tarafından 1935’te yapılmıştır. Bu baskıda Bâkî Dîvânı ilk kez yeni harflerle yayımlanmıştır. Adlarını zikrettiğimiz bu üç dîvân baskısı arasında en doğrusu ve kapsamlı olanı Sadeddin Nüzhet Ergun baskısıdır.

Eserleri:

  • Dîvân-(4508 beyitlik, en önemli eseri)
  • Fazâ’ilü’l-Cihad
  • Fazâil’i-Mekke
  • Hadîs-i Erbain Tercümesi
  • Kanuni Mersiyesi

Kaynaklar:

1- BÂKÎ VE NEDÎM’İN GAZELLERİNDE SEVGİLİDEKİ GÜZELLİK UNSURLARI – Fatma KANDEMİR – Yüksek lisans tezi

2-16. YÜZYIL DÎVAN EDEBİYATI TEMSİLCİLERİNDEN FUZÛLÎ ve BÂKÎ’DE DÜNYA ve ÖLÜM DÜŞÜNCESİ- Selman Konuk- Yüksek lisans tezi

3- BÂKÎ HAKKINDA BİR BİBLİYOGRAFYA DENEMESİ Muhammet Mutlu AKTAŞ-http://dergipark.gov.tr/download/article-file/565059

4- https://www.turkedebiyati.org/baki.html

 


1981/Mersin doğumlu, Harita Mühendisi, Araştırmacı-Yazar, Gayrimenkul Değerleme Uzmanı, Kitap: Orta Dünyanın Analizi HKMO, İçel Sanat Kulübü,