Ölüm Belirtileri Nelerdir?

0
384

Ölüm halinin belirlenmesi, yalnızca canlılık fonksiyonlarının kaybının saptanmasından ibaret değildir. Ölüm, başlangıçta temel vücut fonksiyonlarının kaybı ve hareketsizlik ile dikkati çeker. Daha sonra; ölü soğuması, ölü lekeleri, ölü sertliği ve bunlara eşlik eden bir dizi bulguyla postmortem süreç ilerler, geç dönemde çürüme ve bunun son aşaması olan iskeletleşme ile tamamlanır.

Ölümden hemen sonraki dönemde, temel vücut fonksiyonlarının (solunum, dolaşım, merkezi sinir sistemi fonksiyonları) kaybı, hareketsizlik ve sıcaklık kaybı meydana gelir. Ölümden birkaç saat geçtikten sonra; tüm vücut dış yüzeyi soğur (algor mortis); ölü lekeleri (livor mortis) ve ölü sertliği (rigor mortis) gibi bulgular yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Böylece, bu bulgulardan yararlanılarak kolaylıkla ölüm tanısı konulabilir. Ölüm sonrası geçen süre (postmortem interval) konusunda yaklaşık bir tahminde bulunulabilir. Postmortem bulguların varlığı kesin olarak saptanmış ise, ilk başlangıçta olduğu gibi, uzun süre beklenmesine ve tekrar muayenelere gerek duyulmaz; böylelikle tıbben ölüm kararı alınarak gerekli yasal işlemlere başlanabilir.

Bu dönemde; algor mortis, livor mortis ve rigor mortis tüm ölümlerde ayrıntılı olarak araştırılması gereken üç majör bulgu olarak kabul edilmektedir.

Ölümden ortalama 1,5-2 gün; sıcak nemli koşullarda 10-12 saat sonra çürüme dıştan dikkat çekmeye başlar. Rigor kaybolmaya, livor belirsizleşmeye başlar. İlerleyen dönemde çürümeye bağlı olarak vücutta yaygın değişimler meydana gelir. Çürüme olayı, dönemler halinde ilerleyerek; nihayetinde yıllar içerisinde cesedin iskeletleşmesi ile tamamlanır.

Ölüm bulguları, ölüm tanısının konulmasının yanı sıra ölümden sonra yaklaşık ne kadar süre geçtiğinin tahmininde de yardımcıdır. Ölüm belirtileri, adli tıp kaynaklarında “erken” ve “geç” dönem belirtileri olarak ikiye ayrılmakta ise de, bu konuda bir birinden çok farklı sınıflandırmalar bulunmaktadır. Ölü soğuması, ölü lekeleri ve ölü sertliği; bazı kaynaklarda erken belirti, bazı kaynaklarda geç belirti olmak üzere incelemektedir. Bu yazıda, ölüm belirtileri erken-geç dönem ayırımı yapılmadan ele alınmıştır.

Başlıca ölüm belirtileri şunlardır:
1) Temel vücut fonksiyonlarının kaybı
2) Kasların gevşemesi
3) Sıvı kaybı
4) Kan ve vücut sıvılarındaki biyokimyasal değişimler
5) Ölü soğuması
6) Ölü lekeleri
7) Ölü sertliği
8) Otoliz
9) Çürüme

ÖLÜMÜN FONKSİYONEL BULGULARI
Ölümden hemen sonraki dönemde ölüm tanısı açısından özellikle temel yaşamsal vücut fonksiyonları olan; solunum, dolaşım ve merkezi sinir sistemi fonksiyonlarının kaybı ile musküler flaksiditenin tespiti önem taşır. Bu kişilerin muayenesi, kişinin yakınları veya yanında bulunanlardan ayrıntılı bir anamnez almakla başlar ve üç temel yaşamsal fonksiyonun hızlı ve doğru bir şekilde muayenesi ile devam eder.

DOLAŞIM SİSTEMİ MUAYENESİ
Nabız ve tansiyon ölçümü, kalp seslerinin dinlenmesi, EKG çekilmesi şeklindedir. Radial nabız ölümü yanıltıcı olabileceğinden karotislerden kontrol edilmelidir. EKG kesin bir yöntem olup, EKG cihazı var ise mutlaka yapılmalı, aksine kişinin donanımlı bir sağlık kuruluşuna transportu acilen planlanmalıdır.  Parmak (magnus) testi: Bir iple parmak sıkı şekilde bağlandığında ipin sıkıldığı yerde solukluk, parmak ucunda ise morarma meydana geliyorsa, dolaşımının sürdüğünü ve kişinin canlı olduğunu gösterir.

SOLUNUM SİSTEMİ MUAYENESİ
Toraks hareketlerinin dikkatlice gözlemlenmesi, solunum sesleri dinlenmesi şeklindedir.

Ayna testi: Uygulanması kolay ve anlamlı bir yöntemdir. Oda şartlarında bulunan bir ayna ağız ve burun delikleri önüne tutulur. Solunum devam ediyorsa aynada buğulanma meydana gelir.

SANTRAL SİNİR SİSTEMİ MUAYENESİ
Pupilla, kornea, farengeal refleksler kontrol edilerek beyin sapının fonksiyonlarının sürüp sürmediği araştırılır. Somatik ölüm kararı alınmasında, EEG’nin düz trase çizmesi beyin sapı fonksiyonlarını yansıtmayabileceği için ayrıca EEG önerilmez.

Ölümden sonra çok kısa süre geçtiği düşünülen veya henüz kişinin ölüp ölmediğine karar verilemeyen sınır olgularda, öncelikle kişinin damar yolunun açılması, solunum yollarının kontrolü ve solunum desteği olmak üzere resüsitasyonla yaşama döndürülmesi veya başarılamaması halinde ölüm kararı alınması önemli bir tıbbi sorumluluk olarak ortaya çıkar. Klinik muayenelerde 5 dakika kalp ve solunumun durması ve beyin sapı reflekslerinin alınamaması halinde “klinik ölüm” tanımı yapılmaktadır. Ancak bu muayeneler sırasında en küçük bir kuşku duyulması halinde, muayene tekrarlanmalı ve gerekirse eldeki olanaklar çerçevesinde resüsitasyona başvurulmalıdır. Bu tarz olgularda genel olarak resüsistasyonun en az 40 dakika sürdürülmesi önerilmektedir.

KAS GEVŞEMESİ
Ölüyü canlıdan ayıran en önemli dış bulgulardan birisi de kas ve eklem hareketlerinin olmamasıdır. Beyin ve beyincik fonksiyonlarının durması nedeniyle ölümün hemen ardından kaslar gevşer. Kas tonusu bütünüyle ortadan kalkar. Bu kas gevşemesine “primer musküler flaksidite” adı verilir. Kasların gevşemesi düz kasları da kapsar ve sfinkterler açılır. Buna bağlı olarak ölüde ağız burun deliklerinden salgılar çıkabilir; idrar, gaita ve sperm çıkışı olabilir.  Primer kas gevşemesinin yol açtığı önemli bulgulardan birisi de bunun sonucu olarak vücutta düşme, çarpma gibi travmalara bağlı olarak oluşan yüzeyel sıyrık ve ekimozdan öteye geçmez. Bu bulguların lokalizasyonu tipiktir. Vücudun çıkıntılı kısımları, orta bölümdeki alın, burun sırtı, çene, diz kapakları, sağ ve sol taraflarda ise şakaklar, omuz, dirsek, diz yan kısımları, ayak bileği dış yanları ile vücudun düştüğü tarafta olur. Başkası tarafından yapılan darbe belirtileri ise vücudun çeşitli bölgelerinde dağılmış olarak yer alacaktır. Musküler flaksidite pek çok faktöre bağlı olarak değişebilmekle birlikte genel olarak 3-6 saat sürer ve yerini ölü sertliğine bırakır. İlerleyen süreçte çürümeye bağlı “sekonder musküler flaksidite” görülecektir. Böylece, ölümden sonra vücuttaki kaslar sırasıyla; önce primer musküler flaksidite, sonra ölü sertliği ve nihayet sekonder musküler flaksidite olmak üzere üç aşamada değişiklik gösterir.

SIVI KAYBI
Canlılık sonrası tüm organik yapılar sıvı kaybına uğrar. İnsan vücudunda ölümden sonra ilerleyen saatlerde göz, deri ve mukozalarda sıvı kaybı sonucu önemli değişimler ortaya çıkmaktadır. Sıvı kaybı sonucu; korneada matlaşma, bulanıklaşma, göz kapağının açık kalan aralığında skleranın kuruması ile kahverengi görünüm alması (tache noire sklerotica) ve giderek göz küresinde yumuşama ve çökme meydana gelir. Bu bulguların oluşumunu özellikle ortam ısısı, nem, hava akımı ile cesedin giysi durumu gibi faktörler etkiler. Erişkin cesetlerindeki su kaybı vücut ağırlığında önemli miktarda bir azalmaya yol açmaz. Ancak yeni doğmuş bir bebek cesedindeki su kaybı vücut ağırlığında önemli miktarda azalmaya ve böylelikle “matürite” açısından yanlış değerlendirmelere yol açabilir. Ölüde, deri ve mukozalarda doku kaybı (sıyrık) bulunan kısımlarda, su kaybı sonucunda rengi koyu sarımtrak renkten kahverengi-siyaha doğru değişen; kuru ve sert bir tabaka şeklindeki oluşumlar meydana gelir. Bu değişime, parşömen kağıdına benzeyen görünümlerinden dolayı “parşömen plağı”; bu olaya ise, “parşömenleşme” de denilmektedir. Bazen de, derinin iri gözenekli ve ince olduğu vücut bölgelerinde, travmatik bir etki ve sıyrık olmaksızın kendiliğinden parşömen plakları meydana gelebilir. Erkeklerde skrotum derisi parşömenleşmenin en sık görüldüğü yerdir. Diğer benzer örnekler; bebeklerde ağız çevresi deri ve mukozası ve kadında dış genital organ labiumlardaki mukoza ve çevresindeki deri kısımlarıdır. Ölüde meydana gelen, parşömen plaklarının; canlıdaki travma sonucu meydana gelen ekimoz ile karıştırılmaması gerekir. Travmalara bağlı olarak deri ve mukozalarda oluşan sıyrıklar sıvı kaybı sonucu kuruyarak koyu renk alırlar. Bu parşömenleşmiş alanların altı kanamalı olup, “altı ekimozlu parşömen plağı” diye tanımlanır.

KAN VE VÜCUT SIVILARINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞİKLİKLER
Ölü kanında meydana gelen pıhtılaşma, vücut canlı iken olan pıhtılaşmadan çok farklıdır. Canlıdaki pıhtılaşmada katı kısım olan trombüs kanın şekilli elemanlarından oluşur, kanın sıvı kısmı da serumu meydana getirir. Hâlbuki ölümden sonraki pıhtılaşmada katı kısım kirli kırmızı veya sarımsı-beyaz renkte; parlak, elastik kıvamda fibrin kitleleri şeklindedir; kalp boşlukları ve büyük damarları kalıp (mask) halinde doldurur. Buna, eski kaynaklarda “aleka” denmekte idi. Postmortem koagulumun bu özellikleri, antemortem koagulumdan kolaylıkla ayırt edilmesini sağlar. Oysa, antemortem koagulumun belli bir hastalıkla ilişkisi vardır ve genellikle baldır, femoral veya pelvik venlerden kaynaklanmakta; belli lokalizasyonlara sınırlı olarak tromboemboli şeklinde oturmaktadır. Bazen damarlarda ülserasyon zemininde aynı bölgede de gelişmektedir. Antemortem koagulum mat, kolayca parçalanan bir nitelik göstermektedir. Postmortem trombüsün formalin solüsyonunda kolaylıkla erimesine karşın; antemortem koagulum daha dayanıklıdır.

Postmortem koagulum genellikle ölümden 3-4 saat sonra hemolize olmaya başlar ve bu olay 24 saatte tamamlanır. Hemoliz sırasında ortaya çıkan hemoglobin ve deriveleri önce damar endotellerini ve kalpte endokardı kirli kırmızı renkte boyar, daha sonra diğer komşu dokuları ve sıvıları boyar; kandaki bu değişimler benzer şekilde kanın deoksijenasyonu ve stazı ile birlikte livor mortisin oluşmasında etkili olur.

Vücut sıvılarındaki postmortem biyokimyasal incelemeler, basit difüzyon ve kontaminasyona bağlı değişimler nedeni ile antemortem biyokimyasal incelemeler gibi efektif değildir. Ölüm sonrası geçen süreye, çevre koşullarına ve postmortem değişimlerin derecesine göre, elde edilen değerler farklılık göstermektedir. Ölümden sonra kan ve kemik iliği hücrelerinin morfolojilerinde de değişiklikler meydana gelir. Postmortem dönemde meydana gelen hemoliz, organlardaki otoliz ve mikroorganizmaların üremeye başlaması ile kan pH’sı düşer, pütrefaksiyonun ilerleyen evrelerinde pH yeniden yükselir. Kan şekeri giderek düşmeye başlar, elektrolitlerden bazılarının seviyelerinde yükselme, bazılarında ise düşme meydana gelir. Ancak; göz içi sıvısı, beyin omurilik sıvısı gibi nispeten kontaminasyondan az etkilenen vücut sıvılarındaki incelemelerden yararlı sonuçlar elde edilebilir. Elde edilen değerleri sınırlı olmakla birlikte; erken dönemde interval tayininde ve özellikle diabet, elektrolit bozuk lukları ve kardiak kökenli doğal ölümlerin tanısında değerli bilgiler elde edilebilmektedir.
Yapılan çalışmalarda postmortem biyokimyasal incelemelerin daha çok böbrek ve karaciğer hastalıklarında ölüm sebebinin belirlenmesinde faydalı olduğunu ancak bu hastalıklarda zaten morfolojik değişimler de saptanabildiğinden ek bir fayda sağlamadığı savunulmuştur. Ancak diabet, alkolik ketoasidoz, elektrolit bozuklukları gibi morfolojik bulgu mevcut olması beklenmeyen ölümlerde ölüm sebebinin belirlenmesinde katkısı olabileceği düşünülmektedir.  Göz içi sıvısında araştırılan bir maddenin göz içi sıvısı için normal düzeylerinin ne olduğu, hangi ölüm sebebi için hangi belirteçlerin analizinin yapılması gerektiği, maddenin kandaki seviyesi ile göz içi sıvısındaki seviyesi arasında nasıl bir ilişki olduğu ve ölüm sonrası göz içi sıvısında stabil olarak kalıp kalmadığı, kalıyor ise ne kadar sürece anlamlı sonuç alınabileceği, yanlış pozitif veya negatif sonuçları olup olmadığı cevaplanması gereken sorulardır.

Ölüm zamanı tayininde başvurulan belirteçlerden birisi göz içi sıvısında potasyum seviyesidir. Örneğin alım şekli, vücut sıcaklığı, kişinin kronik hastalığı bulunması, ölüm öncesi elektrolit dengesizlikleri olması gibi birçok değişkene bağlı olarak elde edilen sonuçlarda sapmalar görülebildiğinden bulguların yorumlanmasında sıkıntılar yaşanabilmektedir.

OTOLİZ
Ölümden sonra hücre, doku ve bazı organlarda bulunan litik enzimlerin etkisiyle hücrelerin karbonhidrat, protein ve yağlarında parçalanmalar meydana gelerek normal biyokimyasal ve morfolojik yapıları bozulur. Sürrenaller, pankreas gibi enzimlerden zengin organlar; hidroklorik asit içermesi nedeni ile mide duvarı gibi organ ve dokularda otoliz olayı daha belirgin olarak dikkat çeker. Buna karşın, bağ ve kas dokusu gibi kompakt dokular otolizden daha az etkilenir. Böylece, önce aseptik yolla otoliz olayına bağlı olarak yumuşak dokuların yapısı bozularak ayrışmaya başlar; daha sonra dokuların bu ayrışması özellikle bakterilerin rol oynadığı ve daha kapsamlı bir değişim olan çürüme olayı ile tamamlanır.

ÖLÜ SOĞUMASI
Ölüm sonrası vücut sıcaklığının zaman içerisinde ortam sıcaklığına eşitleninceye kadar azalması durumuna ölü soğuması (algor mortis) denir. İnsanda normalde koltuk altından ölçülen vücut sıcaklığı ortalama 36-36,5°C arasında değişir. İç organların sıcaklığı ise, örneğin rektal (anal) sıcaklığı; yaklaşık 0,5°C kadar daha yüksektir. Vücutta üretilen ısı ile çevreye aktarılan ısı miktarı arasında denge olduğundan, vücut sıcaklığı sağlıklı kişide korunur. Ölümden sonra dolaşımın durması ile ısı transferi de durmaktadır. Süresi değişebilmekle birlikte ölümden hemen sonra ısı üretimi devam eder ve bu süre boyunca vücut sıcaklığı düşmez. Sıcaklık değişim grafiği bir plato çizer. Bu sürecin ardından ceset çevre ısısına eşit bir ısıya gelinceye kadar soğumaktadır. İnsan vücudu değişik özelliklerde dokulardan meydana geldiğinden ısı kaybı da tüm vücutta homojen olmamaktadır. Cesedin dış yüzü yani derisi çabuk soğumakta, fakat iç organlar daha geç soğumaktadır.   Postmortem sıcaklık, ya rektal ya da subhepatik yerleştirilen özel termometrelerle ölçülmektedir. Baccino ve ark. dış kulak yolundan postmortem vücut sıcaklığı ölçümü ile ilgili çalışmalar yapmış ve kapalı ortamlarda bulunan cesetler için anlamlı sonuçlara ulaşmışlardır.

Cesedin soğuma süresi bulunduğu ortama, cesetteki yağ miktarı, cesedin yüzey alanı ve ölüm anındaki vücut sıcaklığı gibi birçok faktöre bağlı olarak değişmekle birlikte, en geç 24 saatte ortam sıcaklığına eşitlendiği kabul edilir. Ölü soğuması ölümün bir bulgusu olmasının yanı sıra, ölüm sonrası geçen zaman aralığının (postmortem interval) tahmini açısından da önem taşır. Ölüm zamanı tespitinde ölü soğumasından faydalanılabilmesi için zaman içerisinde çoklu ölçümler yapılmalı ve vücudun farklı bölgelerinden ölçümler alınmalıdır.  Ortam şartlarına, ölüm sebebine, vücut kütlesine, vücudun yüzey alanına, ölüm anındaki vücut sıcaklığına, vücudun ölçüm yapılan bölgesine, kıyafet durumuna bağlı olarak büyük ölçüde değişkenlik gösterdiğinden tüm cesetlerde kullanılabilecek ortak bir formül bulunmamaktadır ve yalnızca ölü soğuması ile postmortem interval tahmini güvenilir sonuçlar vermeyecektir.

Henssge, 80’li yıllarda yaptığı çalışmalar ile ölü soğumasından faydalanılarak postmortem interval tahmini için bir normogram oluşturmuş ve bu çalışmaları literatüre “Henssge Normogramı” olarak geçmiştir.  Yapılan bir çalışmada ortam sıcaklığında 15°C’nin üzerinde bir değişim meydana geldiğinde bu normogramın doğru sonuç vermeyeceği ortaya konulmuştur.  Hubig ve ark. çalışmasında yağ kütlesi ya da vücut yüzey alanı fazla olan kişilerde bu normogramın hatalı sonuçlar ortaya çıkardığı gösterilmiş ve sonuçların yorumlanmasında dikkatli olunması önerilmiştir.

ÖLÜ LEKELERİ
Ölüm zamanı tespitinde faydalanılan ölüm sonrası değişimlerden birisi de ölü lekeleridir (ölü morluğu, livor motris, postmortem hipostaz). Ölümün başlaması ile vücutta kan dolaşımı durur ve kan yer çekimi etkisi ile yavaş yavaş bu büyük damarlardan vücudun yere yakın kısımlarındaki küçük damarlara, kılcal damarlara toplanır. Kandaki eritrositlerin parçalanması ile kan önce kırmızımsı bir renk alır, sonra eritrositlerin oksijeni kaybetmesi ile (deoksijenizasyon) koyu mor bir renk alır.  Daha sonra bu sıvı damarlardan pasif olarak doku içine  yayılarak, dokuları koyu mor renge boyar. Ölümden sonra cesedin yere yakın ve bası görmeyen deri kısımlarında, normal deri renginden farklı; genellikle koyu mor, bazen açık kırmızı, bazen de siyaha yakın renkte oluşan yaygın renkli alanlardır. Yabancı kaynaklarda mavimsimor (bluish-purple discoloration), kırmızımsı-mor (reddish-purple discoloration) renk değişimi olarak da tanımlanabilmektedir.  Ölü lekelerinin genellikle mor renkte olmasından dolayı Türkçe kaynaklarda “ölü morluğu” terimi tercih edilebilmektedir.

Ölü lekeleri ve ölü sertliğinin başlama, maksimum seviyeye ulaşma ve kaybolma süreleri ceset ve çevre koşullarına bağlı olarak önemli değişkenlik göstermektedir. Bu değişkenlik, temel adli tıp kaynakları ve otörlerin tanımları açısından da dikkat çekici bir durumdur. Ölü lekeleri ölümden genellikle 3-5 saat sonra (en erken 1/2-1 saat sonra) önce küçük çizgiler halinde başlar, sonra bu çizgiler birleşir, plaklar haline gelir ve vücudun yere yakın kısımlarında önce dar bir alanı; daha sonra genellikle 8-12 saatlik bir sürede olmak üzere, oldukça geniş alanları kaplayacak şekilde fikse olurlar. Ölü lekeleri fikse olduktan sonra üzerine baskı uygulanması ile soluklaşmaz ve daha önemlisi cesedin pozisyonu değiştirilse de mevcut yerleşimini korur.

Ölü kanındaki oksihemoglobin konsantrasyonunu değiştiren nedenler ölü lekelerinin rengini de etkiler, kandaki karbondioksit konsantrasyonunun artmasına neden olan ölüm nedenlerinde ölü lekeleri koyu mor renkte olur.

Karbonmonoksit zehirlenmesinde ölü lekeleri oluşan karboksihemoglobine bağlı olarak açık pembe-kırmızı renktedir. Soğuk ortamda bekleyen cesetlerde, siyanür zehirlenmesinde, suda bekleyen cesetlerde açık pembe kırmızı renkte oluşabilir. Methemoglobin bileşiğinin ortaya çıktığı potasyum klorat, anilin gibi kimyasal maddelerle olan entoksikasyonlarda ise ölü lekeleri kahverengi siyahımsı renkte oluşabilir.

Ölü lekelerinin özellikle deri altı yumuşak dokulardaki öve iç organlardaki şekli için daha çok “postmortem hipostaz” (internal lividity) terimi kullanılmaktadır. Postmortem hipostaz, cesedin pozisyonuna göre deri altı dokuları ve iç organları etkiler. Deri altındaki hipostaz, ekimozu andırabilir.
İç organlarda ise, alt kısımlar koyu kırmızımsı renkte, şiş gergin, nispeten sert kıvamda iken; ölü lekelerinden etkilenmeyen üst kısımlar açık renkte, normal bir görünümdedir. 2 Bu durum otopside makroskopik olarak; örneğin akciğerlerde “pnömoni”, karaciğerde “nekroz”, ince bağırsaklarda “mezenter damar tıkanmasına bağlı enfarktüs” gibi hatalı tanılar konulmasına yol açabilir.
Siyahi ve koyu esmer tenli kişilerde ölü lekelerinin varlığının dış muayenede saptanması güçtür. Bu durumda vücut alt kısımlarında cilt altı yumuşak dokuları ve iç organlarda hipostaz görünümü araştırılmalıdır.

ÖLÜ KATILIĞI
Ölü katılığı (ölü sertliği, rigor mortis, postmortem rijidite), istemli ve istemsiz kasların ölüm sonrasında katılaşmasıdır. Ölü katılığının başlama ve maksimum seviyeye ulaşma süreleri, ceset ve çevre koşullarına bağlı olarak önemli değişkenlik göstermekle birlikte; ölümden sonra genellikle 3-5 saat içerisinde (en erken 1/2-1 saat sonra) oluşmaya başlar, genellikle 10-15 saat içinde (enerken 6-8 saatte) maksimum seviyeye ulaştığı gözlemlenir. Ölü katılığı tam oluştuğunda, tüm eklem hareketleri kısıtlanır, ceset kaskatı bir özellik kazanır. Ölümden hemen önce ağır egzersiz yapılmış olması, kas kasılmaları ile giden nöbet geçirilmesi, yüksek vücut sıcaklığı olması ATP’nin daha erken tükenmesine neden olacağından ölü katılığı daha erken başlar. Ölü katılığı ortalama koşullarda çürümenin etkisine bağlı olarak genellikle 36-48 saat sonra (çok sıcak nemli koşullarda 12 saat civarında) çözülmeye başlar. Çürümenin ilerlemesi ile birlikte hem ölü lekeleri, hem de ölü sertliği kaybolmaya başlar. Ancak, yalnızca ölü katılığına bakılarak postmortem intervali tayin etmek hatalıdır. Cesette ölü katılığı meydana gelmeden tüm vücuda ya da vücudun bir bölümüne belirli bir pozisyon verildiğinde, ölü katılığı yeni pozisyona göre gelişecektir. Bu nedenle ölü katılığı gelişmiş bir cesedin saptanan pozisyonu kişinin ölüm anındaki vücut pozisyonu hakkında da her zaman bir fikir vermez.

ÇÜRÜME
Cesedin çürüme (kokuşma, pütrefaksiyon, dekompozisyon) olayı “otoliz” ve “pütrefaksiyon” olmak üzere iki aşamayı kapsar. Ancak, ağırlıklı olan olay pütrefaksiyon olduğu için “cesedin dekompozisyonu” denildiğinde “pütrefaksiyon” olayı anlaşılmaktadır. Cesedin dekompozisyonda başlangıçta kısa bir dönem ve daha az etkili olan otolizde, dokuların intrasellüler enzimler yoluyla aseptik kimyasal yoldan bozulması söz konusudur. Pütrefaksiyonda ise dokuların ve organların yapısı, esas olarak bakterilere; kısmen ortamda bulunan diğer canlı türlerinin etkilerine bağlı olarak yapıları bozulur.

Çürümeyi gerçekleştiren en büyük etken, ölüm sırasında vücudun normal florasını teşkil eden bakteriler ile varsa patojen bakterilerdir. Kişi canlı iken sindirim kanalı ve solunum sisteminde normalde bulunan bakteriler ölümden sonra canlılığını yitiren vücudun bakterilerin büyümesi için mükemmel bir ortam olması nedeniyle çoğalarak dokuları istila eder. Vücudun içerdiği bakteri sayısı da çok önemlidir. Oldukça az sayıda bakteri içeren yeni doğan bedeni geç çürür. Akut enfeksiyonlar özellikle akciğer enfeksiyonu ve sepsislerde ise çürüme çok hızlı seyreder.

Çürüme evreler halinde ilerleyerek, iskeletleşmeye kadar sürer. Önce cesedin şiştiği, hacim kazandığı, daha sonra vücut boşluklarının açılarak yumuşak dokuların ayrışması ve küçülmesi ile yok olduğu, daha doğrusu bulunduğu ortama karıştığı izlenir.

Çürümeye bağlı olarak cesette renk değişimi, gaz ve yeni bileşiklerin oluşumu, dokuların likefaksiyonu gerçekleşir. Cesette bol miktarda gaz açığa çıkar. Bunlar başlıca kükürtlü hidrojen, fosforlu hidrojen, metan, karbondioksit, karbonmonoksit, amonyak ve hidrojen içeren diğer gazlardır. Çürümenin kokusunu bu gazlar ve az miktardaki merkaptanlar vermektedir. Çürüme sonucunda açığa çıkan gazlar birikerek başta mide ve bağırsaklar olmak üzere organların gerilmesine, karnın şiş ve gergin bir görünüm kazanmasına yol açar. Bu durum ortalama 1 hafta sonra gerçekleşir. Vücutta organ ve dokularda artan gaz miktarı giderek tüm vücudu kapsar. Özellikle skrotum (testis kılıfı) ve meme gibi gevşek dokularda hacimce ileri derecede artış dikkati çeker. Karında artan gaz basıncı diafragmayı etkileyerek pasif larak akciğerler ve solunum yolları içindeki havanın ağız boşluğu ve burun deliklerinden dışarı çıkmasına neden olur.

Çürümeye neden olan ve çoğunlukla bağırsaklardan köken alan bakteriler venöz sistemde kolonize olarak kanın hemolizine ve damar duvarının boyanmasına neden olur. Damarlar dış muayenede dahi rahatlıkla seçilebilecek kadar boyanırlar ve çürümede tipik bir görünüm olan çürüme haritalarının (marbling) oluşmasına neden olur. Normal şartlar altındaki bir cesette çürüme haritalarının oluşumu ölümden 2-4 gün sonrasını işaret eder.

Gömülmüş cesetlerde yaklaşık 1 ay sonra, karnın açılması ile ceset hacimce küçülmeye başlar, karın ve göğüs çöker, gazların dışarı çıkması, sıvıların dışarı drene olması ile iç organlar hızla küçülür. İlerleyen aylar içinde tüm iç organlar giderek belirsizleşmeye, kaybolmaya başlar. Kafadan başlamak üzere kaslar yerlerinden ayrılmış, yer yer tendonlarla kemiğe yapışık durumdadır. Kemikler yer yer görülmeye başlar. Cesedin gömüldüğü ortamın özelliklerine de bağlı olmak üzere bir-iki yıl içinde kaslar ayrılarak, büyük ölçüde yok olmaya başlar. Eklemler ayrılır. İskelet giderek ortaya çıkar. Kesin olmamakla birlikte, toprağın drenajı gibi koşullara göre en erken 1-2 yılda, ortalama 3-5 yıl içinde, bazen koşullara bağlı olarak 8-10 yıl sonra iskeletleşme tamamlanır.

Kaynak: https://www.researchgate.net/publication/309380222_Olum_Belirtileri_Postmortem_Changes

Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması yayımlandı. Bugüne kadar sayısız araştırma yapıldı. Kitaplar, makaleler yazıldı. Ancak tam anlamıyla deşifre edilemedi. Bu konuda rehber bir kitap olacak. Kısacası, Tolkien’in romanı yazarken yaptığı kokteyli nasıl hazırladığını göreceksiniz. Bunun yanında Türk kültürünün diğer kültürlerle olan derin bağlarını da. Röportaj için buraya tıklayın. Kitabı imzalı satın almak için buraya tıklayın.

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here