Adem Havva Lilith ve İlk Günahın Sanata İzdüşümü

0
81

“Tanrı sizi kötü kadınlardan korusun; iyi kadınlardan da siz kendinizi koruyun!” “Kadın”ın her halükarda kaçınılması gereken tehlikeli bir varlık olduğunu savlayan bu Yahudi atasözünde, ilginçtir ki, “kötü kadın” Lilith’i, “iyi kadın” ise Havva’yı çağrıştırmaya yönelik gibidir. Batı’da yaygın olarak bilinmesine karşın Doğu toplumlarında çok daha az bilinen Lilith  ile insanlığın anası Havva, kadının özgül kimliğinin de, ataerkil toplum marifetiyle kadının sırtına yüklenen “ahlak”ın da karşıt kutuplarını simgeleyen birer mitolojik figür niteliğindedir aslında.

Tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarında “yaratılış” anlatıları, ilk kadın olarak Havva’dan bahsetse de, kutsal kitapları etkilediği düşünülen başka birçok mit, Adem’e eş olarak Havva’dan önce yaratılmış Lilith adında başka bir kadından daha söz eder.

Sanat, “cinsiyet ideolojisi”nin hizmetinde önemli rol oynamıştır ve özellikle izleğimize ilişkin betimlemelerde bunu gözlemlemek pek de zor değildir. Kutsal metin ve anlatılarda yılan-İblis-Lilith katışımı (ya da sadece biri) olan canlının Havva’yı “yasak meyve”ye ikna etmesini ve çepeçevre gelişen olayları konu alan eserlerde iki kadın karakter son derece vurgulu bir ayrımla, kutsal metne uygun olarak birbirine düşman olmalarına vesile olacak bir karşıtlıklar imgelemiyle yansıtılır.

Paris’teki Notre Dame Kilisesi’nin yüksek kabartmaları arasında görülen “ilk günah” canlandırmasında, gerçekçi duruşlarıyla figürler, sanat eserinin mesajını izleyiciye dolaysızca iletir. Adeta çocukça bir saflıktaki Havva ve Adem ağacın iki yanında durmakta, Havva bir eliyle meyveyi yerken öbürüyle Adem’e diğer bir meyveyi vermektedir. Havva ayartılmıştır, Adem kurbandır. Ağaçla adeta bütünleşmiş halde canlı ve güçlü duruşuyla “yılan-kadın” Lilith, hain bir gülümseyiş takınmış, gelecek felaketi memnuniyet içinde beklemektedir.

Hugo van der Goes’in resminde Lilith, kuyruklu, ayakları yüzgeçli bir tür su canlısı şeklinde betimlenmiştir.15 Bu, Kabalistik metinlerin Lilith’i deniz canavarlarıyla ilişkilendirmesine paralel bir betimlemedir.

Bu resimdeki canlı, diğer birçok resimde olduğu gibi meyveyi Havva’ya uzatırken değil, aralarında özel bir ilinti olduğu anlaşılabilecek olan ağaca tutunmuş, Adem’in Havva’nın saçlarını okşayışını haset ve kederle izler halde verilmiştir. Düşecekleri durumdan bihaber Adem ve Havva, olanca saflıkları, duru güzellikleriyle betimlenmişken; başı kadın, gövdesi hayvan olan bu canlıda mitolojik ve kutsal anlatılarda ifade edilen güç, ihtiras, ayartıcılık ve yıkıcılıktan eser yoktur; hatta apaçıktır ki lanetlenmiş, cezalandırılmış, çirkinliğe ve yoksunluğa mahkum edilmiş bir zavallılıkta, ibret olarak resmedilmiştir.

Michelangelo’nun Sistina Şapeli’ndeki “İlk Günah ve Cennetten Kovuluş” konulu betimlemesinde Lilith’e özdeş “yılan-kadın”, gövdesine kuvvetlice sarılmış olduğu ağacın meyvesini, oldukça bilinçli, gayretli hareketlerle saf ve bihaber olan Havva’ya vermektedir. Ancak burada dikkate değer olan, Adem’in istekli ve gayretli şekilde bizzat ağaca yönelmiş olmasıdır. Michelangelo, bütün suçun kadında olmadığını, erkeğin de suçun bilinçli bir öznesi olduğunu vurgulamaya çalışmış gibi görünmektedir. Burada Havva, kutsal metnin tersine, iki güçlü öznenin (Adem ve Lilith) arasında kalmış, olanlara habersizce kurban gitmiş bir karakterdir. Michelangelo, gerçekten entelektüel bir yaklaşımla, kutsal anlatı ve öğretilerin ancak derinlemesine bir bakışla anlaşılabilecek alt metinlerinden yola çıkarak, gerçek yaşamla realist bir ilinti oluşturmuştur.

Ayrıntıcı Kuzey resminin temsilcilerinden Cornelius van Haarlem’in resminde; merak, korku ve dehşetle bakan, endişeyle birbirine sarılan hayvanlar, tedirginlik uyandıran bu halleriyle adetâ, (Ortaçağ’ın ideal güzellik ölçütleriyle aydınlatılarak öne çıkarılan) Adem-Havva ikilisinin (insanlığın!) başına gelecek felaketlere delalet eder. Havva’ya meyve uzatan Lilith’in sarılı olduğu ağacın bir dalında, her zamanki vakur duruşuyla hazır bulunan baykuşa da dikkat edilmelidir. Arka planda, huzurlu bir cennet ortamında tasvir edilen “mutlu çift” sahnesi, ön plandaki gerilimli sahnede meyveyi yemenin eşiğindeki çiftin durumuyla kıyas yapmayı ve gelinen durumun vahametini sarsıcı şekilde vurgulamayı mümkün kılmaktadır.

John Collier’in Lilith’inde, gövdesine sarılmış yılandan rahatsız olmak şöyle dursun, adeta güven ve haz katışımı bir esriklik içindeki güzel kadın kompozisyonu, yılan ile kadın (Lilith) arasında yasaklanmış, ilençlenmiş fakat yok olması imkansız fallik ve varlıksal çağrışımları imgeleştirmektedir. Sanatçı bu özdeşleyimi benimsemiş ve kalıcılaştırmıştır.

Oktay Değirmenci’nin resminde, Michelangelo’nun çok bilinen sahnesindeki figürler bilindik mekândan koparılıp, soyutlaştırılarak yeniden ele alınmıştır. Kadının, erkeği bir yandan “meyve” ile ayartan, bir yandan “kuyruğuyla” sarıp ele geçiren şeytani kimliğini savlayan anlatılara dayalı bir resim gibi görünmesine rağmen bu eser, belki de bilinçaltının bir ürünü olarak son derece önemli bağıntıları ve çağrışımları bir araya getirir. Söz gelimi Havva-Lilith ayrışmasını yok etmiş, tek bir kadın betimlemiştir. Bu kadın, Michelangelo’nun “Adem’e can veren Tanrı” figürünün yerine konularak tanrısallıkla özdeşleştirilmiştir. Nitekim, Kabalistik metinlerde Tanrı’nın özel adını bilen, gerektiğinde bunu telaffuz ederek uçup giden, Adem’e nazaran ölümsüz kalabilen ve başka birçok tanrısal özelliğe sahip olan bir varlıktır Lilith. Resimde Tanrı’yla özdeşleşmiş olan bu figürün aynı zamanda “yılan” olması, yılanın şifa ve ölümsüzlüğün bir imgesi olmasıyla ilginç bir bağıntı oluşturur ve dahası tanrısal özdeşliğe sahip bu “yılan-kadın”, yine tanrısal özellikler kazandıran16 meyveyi -Adem’e sunar halde- elinde tutar. Önemli bir nokta da şudur ki, henüz cansız olan Adem, ancak ve ancak yasak olan bu meyveyi kabul edip yediğinde hayat bulacaktır! (Paradoks!) Fakat bu resimde her şeye rağmen, erkeğin “mağdur”, kadının iki yönlü hareket ederek “aldatıcı” olduğu teması, yüzeysel okumayla öne çıkmaktadır.

Christman’ın heykelinde, Collier’den izler vardır. Aslında iki eserde de, yılan ve kadının (yaygın betimleme anlayışına kıyasla) tek bedende bir bütün olmayışı, kadının yılan tarafından ele geçirilmiş olup bundan pek de muzdarip olmayışı, iletinin niteliğini değiştirir. Adem’le birlikte Tanrısal özden yaratılmış olan bu varlığın (Lilith’in) gerçekte şeytanî olduğunu lanse etmek Tanrısal öze de hakaret içereceğinden, “ele geçirilmişlik”, Kabalistik metinlerle de örtüşerek, daha uygun görülmüş olmalıdır.

Son zamanların dijital illüstrasyon tekniğiyle üretilmiş fantastik canavar vampir Lilith betimleri de, internet ortamında sayısız varyasyonla görülmektedir. Ağaç, yılan, yasak meyve, kuş (kimi zaman Lilith’in kanatlı verilmesiyle) imgelerinin istisnasız işlendiği ve çoğu imzasız olan bu tür çalışmalar, Lilith’e dair, net bilgilere dayanmayan, erotizm ve şiddetin fantastik biçimlerde örtüştürüldüğü olumsuz düşlemelerin yaygınlığını işaret eder. Bu son dönem betimlerinde, eski çağların fantastik üslubuna bir dönüş algılanır ki bu, bazı temalarla ilgili çağdaş düşünce, düş ve imgelemin de arkaik evrelere dönüş yaptığını düşündürür.

Görüldüğü gibi sanatta da, kadınlar ile kötülük arasında bir bağ, özellikle yılan ve kadın bileşimi figürlerle belirginleştirilmiştir. Canavar “yılan-kadın” imgesi, akıllıca, kötülüğün hem kaynağını, hem de doğasını kadına yükler.17 Genel olarak sanatta –Michelangelo ayrı olmak üzere– erkek zihnin, fallik-cinsî konuları ve bunların sebep olacağı (“kötü” olan) her şeyi kadının varlığına, doğasına havale ederek gölge projeksiyonu uygulayıp kendini aklamaya yöneldiği, bunun da açıkça cinsiyet ideolojisi içerdiği anlaşılmaktadır.

Aşkın Diyalektiği’nde A. Timuçin, Henri Delacroix’ten etkileyici bir saptama aktarır: “Yararcı algı dünyayı bilmez, dünyayı ancak onu bozan bir bakış açısıyla algılar. Dünyayla ilişkiye girmek için dünyayı canlandırmak gerekir.”18 (Timuçin, 2005: 90) Tüm evrenle bir mülkiyet ilişkisi geliştiren insanın durumuna ilişkindir bu. Ama bu egemenlik ilişkisini türünün dişisine karşı daha komplike şekilde geliştiren erkek cinsinin durumu zincirleme bir vahamet doğurur: Egemenlik gayretindeki erkek, böylece kadını da, aşkı da, doğayı da bilmez, sadece zorlar ve yaralar. Kuşkusuz, sahip olma hırsı ve yararcılıktan asıl ahlaksızlığa doğru bir yol uzanır. Yararcı-egemen, verimli olduğuna inandığı çıkar formülleriyle yaşadığından, aşka ve tüm gerçek “insanî” değerlere yabancıdır; çünkü, kurnaz yüreklerde yeri olmayan aşk, koşulsuz adanmaktır; aşkta her şey kendini, kendindeki her şeyi rahatça verebilmeye dayanır. Aşkta ruhlar çıplak olmalıdır. (Bkz. Timuçin, 2005: 33, 75) Fakat “erkek” her daim dikenli bir egemenlik zırhı giyinmiş ve belki de kadın bu zırh karşısında gerçek kişiliğini saklayan örtü ve maskelerle yaşamak zorunda kalmıştır.

Oysa, ancak özgürlükle mümkün olan öznelik (alabildiğine kendi olmak ve kendi olarak davranmak) her durumda aşkın zorunlu koşuludur. Ve kuşkusuz, aşk, bir özgür düşünce, özgür eylem ve bir özgür seçişler alanı olmakla belli bir bilinç yetkinliği gerektirir. Nietzsche’nin dediği gibi “Özgür bir yaşam büyük ruhlar [ya da yetkin bilinçler] için olasıdır.” “Özgür eylem için de özgür düşünce zorunludur. Bilinçsiz varlıklar ancak kendileri için çizilmiş sınırlar içinde davranırlar. Yetkin bilince ulaşmış olmayanlar özgür olamaz ve birilerinin peşine takılıp giderler.” (Bkz. Timuçin, 2005: 31-32)

Sözümona ayartıcı, dizginsiz, Sümer metnindeki “eğitilemeyen yılan”la özdeş, eşitlik ve bağımsızlıkta ısrarcı Lilith karakteri ile sükut içinde tâbi olan Havva karakterinin karşı karşıya konulmuş olması, kadına yürürlükteki yeryüzü yasalarında ikisinden birine uyan bir duruş seçme zorunluluğu getirir. Erkeğin, çerçevesini kendi belirlediği Havva karakteriyle olan ilişkisi tatminsiz, mülkleştirilmiş bir şeyin sahipliğine dayalı bir ilişki olmaya yakındır. Bu olanca durum “Adem” olan erkeğe için için büyük bir yoksunluk ve acı yaşatırken; özgür benliği temsilen “Lilith” olan kadın her daim kötülük ve dışlanma kefesinde tutulmuş; tebaiyetin mümessili durumundaki “Havva” ise tüm yetkesini teslim ettiği stabil ortamın sessizliğinde, her hükmü yazgı varsayıp “Adem”i “sevmek görevini” icraya yönelmiştir.

“Adem” bir seçim yapmak zorundadır; tebaiyet ve öznelik aynı kişilikte bireşmeyecektir. Seçim “aşk” ile “mülk”, “yüce değerler” ile “yarar değerleri” arasında yapılacaktır. Gerçi Lilith “kaybedilen değerlere bir daha geri dönmeme” raddesinde kararlı gibidir. Ve Adem, yetkin bilinci, özgüveni ve cesaretiyle gerçek özne kimliği taşıyan; “ben” olabildiği, öz bilinciyle karar verebildiği için som aşkla yönelen Lilith’i sonsuz bir döngüyle özleyecek; yokluğunu benliğindeki koca bir boşluk olarak acıyla duyacaktır. Havva, içinde bulunduğu üçüncüllüğün ve garabetin kısmen ayırdında, biraz şüphe ve endişe içindedir; en küçük bir farkındalıkta Lilith’liğe meyletmesi olasılığına karşı günbegün baskılanacak ve kuşatılacaktır.
İnsanoğlunun, “yüce değerler” ile “yarar değerleri” arasına sağlıklı ayrımlar koyamamasının yarattığı çapraşıklıkta “Adem”, insanî özün kristalize olduğu yegane bir yüce değer olan aşk’ı mülkleştirme yönelimi ile öldürerek, iki uç arasında gerili ipte ereği olmayan bir cambaz gibi boşlukta salınacak(!),19 statükocu yaklaşımıyla geçerli kıldığı düzen(leme)de kendi özgürlük ve özneliğini de yitirecek, “politik” duruşuyla aşkı her seferinde baştan yakacak, kendi eğilim ve gerilimlerini “gölge projeksiyonu” uygulayıp bir zamanlar tutku ve aşkla sarıldığı Lilith’e yükleyecek, daha kötüsü ona kara çalacaktır. Yetinmeyip, her iki kadın kimliğini de kötüleyecek; egemen ama yoksun olacaktır. Egemenlik ilişkisi bir “eşitlik” ilişkisine evrilmedikçe, anlaşma usulünde de değil, “eşitlik” gerçekten benlikte olgunlaşıp gövermedikçe kimse aşkı gerçek anlamda duyumsayamayacak, bilemeyecektir.

Tin ve tenin, ateşinde iç içe eriyip bütünleşerek “insan” oluşun tılsımını meydana getirdiği aşk, belki de insanı tanımlamaya en uygun bir kavram; insanın insanla ve her şeyle ilişkisini sağlıklı bir diyalektikle kurmasına yordam olacak bir olgudur. Ne var ki, “yarar değerleriyle” şekillenmiş; erkeğin hiç de gerçekçi olmayan bir güçlülük-kudret imgelemiyle insanilikten uzaklaşıp kendi olmaktan çıktığı; baskı altındaki kadının özgür benliğinden, gerçek bir özne oluşundan bahsetmenin imkansız olduğu bir dünyada “aşk”ın gerçekliğinden çok düşselliğinden; sarsıcı görünümlerine karşın olanaksızlığından, ancak bir mit oluşundan söz edilebilecektir.

Kaynak: Özbay Ender, Adem – Havva – Lilith Figürleri İzleğinde Bir Olanaksızlık Miti: Aşk

Yüzüklerin Efendisi romanında yer alan en önemli karakterlerin hangi mitolojilerden alındığını karşılaştırmalı ve detaylı olarak anlatan inceleme-araştırma çalışması yayımlandı. Bugüne kadar sayısız araştırma yapıldı. Kitaplar, makaleler yazıldı. Ancak tam anlamıyla deşifre edilemedi. Bu konuda rehber bir kitap olacak. Kısacası, Tolkien’in romanı yazarken yaptığı kokteyli nasıl hazırladığını göreceksiniz. Bunun yanında Türk kültürünün diğer kültürlerle olan derin bağlarını da. Röportaj için buraya tıklayın. Kitabı imzalı satın almak için buraya tıklayın. Kitabı indirimli satın almak için buraya tıklayın.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here