Sessiz Film-Sessiz Sinema Nedir? Tarihçesi

Sessiz film, üzerine senkronize olarak kaydedilmiş diyalogları olmayan filmdir. Sessiz film teknolojisi 1860 civarında icat edilmiş, fakat film makaralarının kolaylıkla imal edildiği 1880 – 1900 yıllarına kadar fazla kullanılmayan, sıradışı bir yenilik olarak kalmıştır.

Hareketli resimleri kaydedilmiş sesle birleştirmek fikri neredeyse sinemanın tarihi kadar eskidir; ancak teknik zorluklardan dolayı 1920’lerin sonlarına kadar filmlerin çoğu sessiz film olarak çekilmiştir. Bununla birlikte, sessiz film mesajını görüntüler aracılığıyla aktardığından sesli filme göre daha evrensel bir dile sahiptir. Sinemada sessiz film dönemi bazen Gümüş Ekran Dönemi olarak da tanımlanır..

Sessiz sinema, bir anlamda evrensel anlatımı içeren ve kendine özgü kuralları olan, belli ilkelere dayanan, kendi başına bir anlatım sanatıydı. Ses ögesinin sinemada her şeyden önce sözlendirme için kullanılacağı, filmlere ara yazılar konmaya başlandığından beri anlaşılmıştı.Bu dönemin, kendine özgü dilini, sanatını, deyişini, kurallarını, uygulayışını yansıtan filmlerden oluşan sineması. (Başlıca özellikleri: Görüntünün egemenliği, görsel öğelerin üstünlüğü, anlatımın yalınlığı, kurgunun ağır basması, oyun anlayışı (mimikler), ara yazılar)

İlk sessiz filmlerde ara yazı yoktu. Sonraları bir çekimden öbürüne geçerken zaman yönünden ilerlemeyi belirtmek, bulunulan yeri göstermek, kişilerin kimliğini ortaya koymak amacıyla arayazılar kullanılmaya başlandı. Giderek bunların yerini “söyleşmeler”i belirten yazılar aldı.

1920 yıllarına doğru çekilen filmlerin gelişmesi görüntüler kadar ara yazıların da önceden ayrıntılarıyla hazırlanmasına yol açtı. Artık ara yazılar, çekimler arasındaki açığı kapatmak isteyen kurgucuya göre değil, oyun yazarına göre hazırlanıyordu. Sessiz sinemanın son birkaç yılında “söyleşme”yle ilgili sözler öylesine önem kazandı ki, herhangi bir oyuncu ağzını açıp söz söylemeye başlarken çekimi kesip bir ara yazıyla bu sözü vermek alışkanlık hâline geldi. Artık sinemada sesin, saltanatı başlamıştı.

Sesin sinemaya gelişinden önceki yıllarda binlerce sessiz film yapılmıştı, fakat bazı sinema tarihçilerinin hesabına göre bu filmlerin büyük bir bölümü kaybolmuştur.

20. yüzyıl’ın ilk yarısında çekilen filmlerde kararsız ve yanıcı özellik gösteren nitrat bazlı film makaraları kullanılmıştı; dolayısıyla bu filmlerin zaman içinde bozulmalarının önüne geçmek için özenle korunmaları gerekmektedir. Fakat çoğu sessiz film sinemalarda gösterildikten sonra artık herhangi bir ticari değer taşımadığı gerekçesiyle ya hiç korunmamış ya da kötü şartlarda saklanmıştır. Geçen on yılların ardından birçoğu eskiyip, toz gibi ufalanmıştır. Bazı filmlerin üzerine yeniden kayıt yapılmış, bazılarıysa stüdyo yangınları ve yer açma operasyonlarında yok edilmiştir. Bunun bir sonucu olarak, sessiz filmlerin korunması sinema tarihçileri arasında yüksek derecede öncelik taşıyan bir konu haline gelmiştir.

Sessiz Sinema Döneminin Ortaya Çıkan Yönetmen ve Oyuncuları
Fransa’da dadacılığın ve gerçeküstücülüğün estetik teorilerinden ilham alan yeni bir araştırma akımı doğdu. Önce Avangard sinema kulüplerinin ve özel salonların üyelerince desteklenen bu ekol, sinemada çok çeşitli anlatım yolları bulmak çabasındaydı. Yeni yetişenler arasında kendini hem seçkin kitleye, hem de halka beğendiren ilk Rene Clair oldu.

Jacgues Feyder, “Atlantide” (1921), “Çocuk Yüzleri” (1923), sonra Zola’nın “Therese Raguin”ini perdeye aktardı.
Jean Renoir, “Su Kızı”, (1924), sonra “ Nana” (1926), filmlerini yaptı. Andersen’in “Kibritçi Kız” hikâyesini sinemaya uyguladı (1928).
Amatör sinemacı Marcel Carne, “ Nogent, Eldorado du Dimançhe “ adlı kısa metrajlı filmle dikkati çekti.
Bu dönemde kısa metrajlı kaliteli belgesel filmler yapılıyordu. Lacombe’dan, “La Zone”, Marc Allegret’den, “Le Congo” gibi filmler eğitici olduğu kadar bir şiir havası da taşıyordu. Bu dönemde Danimarkalı Dreyer’in Fransa’da çevirdiği ilgi çekici bir film olan “Jeanne D’Arc’ın Tutkusu” (1928) ayrı bir önem taşımaktadır.

Ayrıca 1911’de sinema üstüne ilk denemeyi yazan Conudo’nun etkisiyle sinemaeleştirmenliği ortaya çıkmıştır.
Ülkelerinde kalan bazı Alman yönetmenleri büyük başarı kazanan kaliteli filmler çevirmeye devam ettiler.
Dupont’tan, “Çeşitlilikler” (1925), Pabst’tan, Greta Garbo’nun başrolünü oynadığı “Neşesiz sokak” (1626), Fritz Lang’dan, “Metropolis” (1926), sessiz sinemanın sonunu haber veriyordu.
Bir yandan da Hollywood, para getirecek filmlerle ticari hâkimiyetini sürdürmeye çalıştı. Bu arada bazı kaliteli eserler de yapıldı. 1918’de sinemaya katılan King Vidor, bir savaş filmi olan “The Big Parade” ve natüralist bir film olan “ The Crowd”da (1928) ustalığını kabul ettirdi.
Macar Paul Fejos, duygulu ve güzel bir film olan “ Lonesome” (1928), İsveçli Sjöström, “The Wind”de (1928), eski değerini yeniden ortaya koydu.
John Ford, bir lokomotifin hikâyesini Western üslubunda işleyen ilk filmlerinden biri olan “The Iron Horse”u (1924) yaptı.
Robert Flaherty, “Moana” (1926) ve daha sonra “Tabu” (1931) ile belgesel filmde ustalığını ispatladı.

Sessiz sinema deyince Charlie Chaplin’den bahsetmemek olmazdı.

Sir Charles Spencer Chaplin, kısaca Charlie Chaplin (1889-1977) İngiliz sinema yönetmeni, oyuncu ve yazar. Yarattığı “Şarlo” (Charlot) karakteri ile özdeşleşen Chaplin, sadece sessiz sinema devrinin değil, tüm sinema tarihinin en önemli figürlerinden bir tanesidir.

Londra’nın fakir bölgelerinden birinde doğup büyüyen Chaplin, 1913′ te gittiği ABD’de sinemaya başlamıştı. 1914’teki ilk filmi Making A Living ‘in ardından çekilen Kid Auto Races in Venice filminde bol pantolonlu, melon şapkalı, büyük ayakkabılı, sürekli bastonunu çeviren ve sakar hareketleri ile gülünç mizansenler oluşturan “Şarlo” tiplemesini yarattı. Takip eden yıllar içinde aralarında The Immigrant (1917), The Adventurer (1917) gibi ünlü filmlerinin de bulunduğu altmıştan fazla kısa filmde oynayarak yeni gelişmekte olan sinemanın da etkisiyle dünya çapında görülmemiş bir üne kavuştu. 1918 yılında çektiği A Dog’s Life filmi ile uzun metrajlı filmlere de başlayan Chaplin, Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve D. W. Griffith ile birlikte kurdukları United Artists film şirketinin ortağı olduktan sonra Altına Hücum, Şehir Işıkları, Büyük Diktatör, Asri Zamanlar, Sirk ve Sahne Işıkları gibi başyapıtlara imza attı.

Filmlerinde dönem koşulları için imkânsız görülebilen mizansenlere, koreografilere ve akrobatik hareketlere yer veren Chaplin, komedi sinemasının bütün örneklerini sonuna kadar korumakla birlikte, heyecanın ve hareketin asgari düzeye çekildiği sahnelerinde ise dramatik yapısını sergileyebilmiştir. Popülist yaklaşımlara, hiçbir zaman benimsemediği bazı yönetim biçimlerine ve teknolojiye yönelik ağır eleştirilerini ise yine bu komedi tarzının içinde eritmiş ve sessizce seyirciye ulaştırmayı bilmiştir.

City Lights filmindeki sahne, Kemal Sunal’ın canlandırdığı “En Büyük Şaban” filmindeki final sahnesinin birebir aynısıdır

Yarattığı ‘modern palyaço‘ Şarlo ile dünya üzerinde filmlerinin gösterildiği her ülkede insanların hayranlığını toplamasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlığını reddetmesi sebebiyle bu ülkede kendisine yönelik olarak başlatılan karalama kampanyası; kendisinden bir hayli genç olan kadınlarla yaptığı dört ayrı evlilik, Joan Berry adlı aktrisin kendisine açtığı babalık davası ve tıbbi testlerin tam tersini ispat etmesine rağmen mahkemenin Chaplin’in çocuğun babası olduğuna karar vermesi, The Immigrant filminde bir ABD memurunu tekmelediği sahne ve son olarak Altına Hücum filmindeki bazı sahnelerin komünizm propagandası olarak yorumlanması gibi olayların etkisiyle Chaplin’in ABD’ye girmesi yasaklandı. J. Edgar Hoover’ın yönlendirmesiyle Chaplin ABD’den uzaklaştırıldı.

Kaynaklar:

1- https://tr.wikipedia.org/wiki/Sessiz_film

2- http://megep.meb.gov.tr/mte_program_modul/moduller_pdf/Sineman%C4%B1n%20Do%C4%9Fu%C5%9Fu.pdf

3- https://www.sinemalar.com/sanatci/33386/charles-chaplin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Adblock Detected

Lütfen Adblock eklentisini deaktife edin veya beyaz listeye ekleyin.